Son müdafaâta sonradan bir hikmete binâen ilhâk edilmiş bir mukaddimedir
Müdafaâtımın bütün safahâtında gizli ve müdhiş bir komiteye karşı mübâreze vaziyetini gösteren tarz‑ı ifâdemdeki maksadım şudur:
Nasıl ki Hükûmet‑i Cumhûriye “Dini dünyadan tefrik edip bî-tarafâne kalmak” prensibini kabûl etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbatındandır. Öyle de; ben dahi bî-taraf ve hürriyet-perver olması lâzım gelen Hükûmet-i Cumhûriyeyi, dinsizliğe tarafdâr ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübâreze ediyorum. O komitelerden, tesâdüfle hükûmetin memuriyetine girenler, ciddi dindarlara takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri dindarlara takıyorlar ve hükûmeti iğfale çalışıyorlar. O iki kulpun birisi; o mülhidlerin dinsizliğine temâyül göstermemek mânâsıyla “irtica” kulpunu takıyor. Diğeri; hâşâ ve hâşâ!, dinsizliği, bu hükûmet-i İslâmiye’nin ayn-ı siyaseti telâkki etmediğimiz mânâsında “dini siyasete âlet etmek” kulpu ile lekelemek istiyorlar.
Evet, Hükûmet‑i Cumhûriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette tervîc etmez ve tarafdâr olamaz. Men'etmek, cumhûriyet kanunlarının muktezâsıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdârlık ile, cumhûriyetin esâslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet-i Cumhûriye, bizim ile o müfsidler mâbeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecâvüz ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin.
Evet inkâr edilmez ki; kâinâtta, dinsizlik ile dindarlık, Âdem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyâmete kadar gidecektir. Bu mes'elemizin künhüne vâkıf olan herkes, bize olan bu hücumun, doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar. Ekser‑i hükemânın Garb’da ve Avrupa’da zuhûru ve ağleb-i enbiyânın Şark’ta ve Asya’da tulû'ları kader-i ezelînin bir işâret ve remzidir ki; Asya’da hâkim, gâlib, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu Hükûmet-i Cumhûriye, Asya’nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek ve bî-tarafâne prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temâyül ettirecektir.
İkinci Madde
Risale‑i Nurun eczâlarında mevâdd-ı kanuniyeye muârız mes'eleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir. Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla yüz manevî keşfiyâtı hâvî bir eserdir. Bu keşfiyâtın bir tekini bile, keşşâfın hakk-ı keşfini sıyânet etmekle, ziya'a uğratmamak lâzım gelir. Keşfiyâtın ehemmiyeti, ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edîbler ortasında gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diğerinin keşfiyâtını temellük edemez. Eğer etse onun aleyhine ikame-i da'vâ etmek, bütün memleketlerde cârî olan bir kanundur. İleride hükûmetin müsâadesini istihsâl sûretiyle neşretmek istediğim ve yirmi-otuz seneden beri keşif ve te'lifine çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkîkàt ve mücâhedât-ı fikriye ve muhtelif menba'lardaki taharriyât ve mesâîmin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve manevî yüz keşfiyâtı gösteren ve binlerce hakikati hâvî yüzden ziyâde risaleden ibaret olan Risale-i Nurun te'lifinden sonra neşredilen – bazı kanunlara uygun gelmeyen – onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatlerin ve benim onlara taalluk eden hukuklarımın ziya'ını mûcib olmakla beraber, diğerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine mal etmesine zemin ihzar ettiğinden; bu bâbda, evvelemirde ve herşeyden ziyâde hakikat nâmına ve hukuk hesabına hakkımın muhâfazası, âdil mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.
Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsâdere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakàik, ehl‑i fen ve felsefeye ve akademi muhakkìklerine karşı isbâtıma medâr olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyât ve münâzarât-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iâdesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz ve hapiste dahi benim arkadaşım olmalıdırlar. Mahkemelerin ihkàk-ı hak cihetindeki haysiyetine, şerefine mühim bir nâkìsa, belki zıd olan garazkârların telkinâtına tebaiyete, elbette mahkeme-i adâlet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm bırakacaktır. Ve adâletten ve ihkàk-ı haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü te'sirâttan âzâde olarak vazifesini yapacağı esâs adâletin muktezâsı olduğuna istinâden; şahsım nâmına değil, belki çok hakikatlerin ve bir çok masûm hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat-i àliye nâmına, hakkındaki asılsız evhâmlarını bir ân evvel Risale-i Nurun hürriyetini ilân etmekle ref' etmektir.
Üçüncü Madde
Bize isnâd edilen mevhûm suç ise; umumî bir tâbir ile ve kuyûd‑u ihtiraziye nazara alınmayarak, ceza kanununun yüz altmış üçüncü maddesi, yalnız zâhirine ve umumiyetine temâs ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek istenildiği anlaşılıyor. Bize isnâd edilen birkaç maddenin kat'î ve hakîki cevabları zabtınıza geçen müdafaâtımda bulunmakla beraber; on veya onbeş nokta yüzünden, manevî yüz keşfiyâtı hâvî, yüzler hakikat-i mühimmeyi câmi' yüzden ziyâde cüz'den ibaret olan Risale-i Nur, mükâfât ve takdir yerine mücâzât ve tenkid ile karşılanmıştır. Mahkemenizden bu hakkımı ve Risale-i Nurun hürriyet hakkını istemek, büyük bir hakkımdır. Bu cihetin halli ve faslı lâbüd ve zarûrîdir.
Dördüncü Madde
Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelâ, “tarîkatçılık” – bir şey bulamadılar – sonra “cem'iyetçilik”, sonra “siyasetçilik ve inkılâba muhâlif hareket ve muhâlif komitecilik ve izinsiz neşriyatçılık” gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalıştıkları hâlde; bunların hiçbirinde tutunacak bir emâre bulamadıklarından, en nihâyet bir madde‑i kanuniyenin, kuyûd-u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabûl etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabûl etmez ve zerre mikdarı insafı olan, “İftiradır” diyecek. O nokta şudur:
“Said‑i Kürdî dini siyasete âlet ediyor!” tâbiridir. Bu tâbirdeki ithamı çürütecek onbeş-yirmi delilden ziyâde ve beş-on kadarı müdafaâtımda zabtınıza geçirilenlerden birisi şudur ki:
Yüzler şâhidin şehâdetiyle isbât etmeye hazır olduğum şu beyân edeceğim hâlim, o ithamı esâsıyla çürütüyor. Şöyle ki:
Dokuz sene oturduğum Barla Köyü halkının müşâhedesiyle ve dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’daki dostlarımın şehâdetleriyle ve beni yakından tanıyan dostlarımın işhâdıyla, onüç senedir ki, siyaset lisânı olan hiçbir gazeteyi, ne okudum ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, şahsımla alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevkeden vâkıalardan bahseden gazeteleri okumak arzusu bulunmadı ve okumadım ve okutmam.
Onbeş maddeden başka bütün mesâili, âhiretime ve îmânıma ve hakikate müteveccih olduğu, hükûmetin tedkîkàt‑ı amîkasıyla tezâhür eden Risale-i Nur ile, Said, dini siyasete âlet ediyor; yani kâinâtta yüksek ve mukaddes tanıdığı bir hakikat-i kudsiye olan din-i Hakkı ve îmân-ı tahkîkîyi, siyasete, yani ihtilâlkârâne, en tehlikeli ve en günahlı ve çok hukukun ziya'ına sebebiyet veren akîm, süflî bir maksada âlet etmiş denilir mi?‥ Böyle diyenler, ne kadar dâire-i akıl ve insaf ve vicdândan uzak düştükleri ve uzak hükmettikleri anlaşılmaz mı? Elbette, mahkeme-i adâlet, böyle asılsız bu evhâm ve isnâdâtları def'edip, hakkımızda ihkàk-ı hak edecektir. Gerçi, kanunları bilmemek eksere göre bir mazeret teşkil etmez. Fakat haksız olarak, ücra bir köyde, tarassud altında, yabancı bir yerde, şiddetle dünyadan küstürüp, nefiy ile ikamet ettirip, mütemâdiyen tarassud ile tâciz edilen bir adamın kanunları bilmemesi; elbette ehl-i insafın nazarında bir özür teşkil eder.
İşte, ben o adamım. Ve beni yanlış bir vehim ile muâheze ettikleri mevâdd‑ı kanuniyenin hiçbirini bilmezdim. Hattâ yeni hurûfla imzamı atamazdım. Bazen hizmetçimden başka, on günde bir adam ile görüşmedim. Herkes bana muâvenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarım yok. Bütün hayatımda “En menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu” düstur olduğundan, bütün müdafaâtımda hak ve hakikat ve sıdk ve doğruluk esâsını takib ettim. Bu hakikate binâen, müdafaâtımda veyâhut bazen nâdiren bir-iki risalelerimde, zaman-ı hâzırın kanunlarına ve resmî merâsimlerine tevâfuk etmeyen ifâdâtıma nazar-ı müsâmaha ile bakmak adâletin mukteziyât ve icâbatındandır.
Benim müdafaâtımda mücmel kalan noktalar, iddianâmeye karşı yazdığım i'tirâznâmemde vardır ve i'tirâznâmemde mücmel kalan noktaların, müdafaâtımda izâhatı vardır; birbirini tekmîl eder. Yüz altmışüçüncü madde‑i kanuniyenin tazammun ettiği – ma'nen – kuyûd-u ihtiraziye ile beraber ve vâzı'-ı kanunun irâde ettiği maksad, âsâyişin ihlâline medâr olmamak olduğuna binâen, ihlâl-i âsâyişe işâret ve delâlet edecek hiçbir emâre ve tereşşuhât, benim ve risalelerim yüzünde görülmediği ve zabtınıza geçen müdafaâtımda yirmi defa kat'î bir sûrette bu kanunun mes'elemizle alâkası olmadığını ve kat'iyyen cezayı müstelzim bir cihet bulunmadığını isbât ettiğim hâlde; her nasılsa, bidâyetteki evhâmın te'sirâtıyla, o madde-i kanuniye ile bizi muâheze etmek için mezkûr maddeyi ileri sürmek hiçbir vecihle şân-ı adâlete yakışmayacağından, berâetimi taleb eyleyerek, en son sözüm: حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُفَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ