Nurlara olan taarruzların bir zararı olsa yirmi faydası vardır. Elbette yirmi kazanca karşı bir zarar hiç hükmündedir. Taarruzlar ancak ve ancak Nur’un neşriyat ve fütûhâtının genişlemesine, inkişafına sebebdir ve Millet‑i İslâmiye nazarında i'timâd ve emniyet kazanmasına medârdır. Risale-i Nurun Anadolu genişliğinde ve Âlem-i İslâm vüs'atinde ve Avrupa ve Amerika çapındaki maddî ve manevî te'sirât ve fütûhâtına ve neşriyatına şâhid olan İslâmiyet düşmanları yine bazı taarruzlar yapmışlar. Aldığımız haberlere göre bu taarruzlardan sonra, hususan Şark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nur’un fütûhâtı on gün içinde on misli fazlalaşmış. Hem böylelikle halkın nazar-ı dikkati Risale-i Nura ve Üstadımıza çevrilmiş, uyuyanlar uyanmış, tenbeller harekete gelmiş, ihtiyatsızlar ihtiyata muvaffak olmuşlardır. Bu acı taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sırf bir korku ve evhâm yaymak kasdıyla yapılan vesileler ve desîseli manevralardır. Ahmak din düşmanları, güyâ Nur talebelerini korkutmak sevdâsıyla resmî kimseleri aldatıp tahrîk ve âlet etmeye çalışıyorlar. Acaba o gâfiller bilmiyorlar mı ki bizler Nur’un talebeleriyiz… Dinsizlerin, masonların, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zaîftir. Zâhiren kuvvetli gibi görünmeleri, serseri bir çocuğun bir hâneyi bir kibritle mahvetmesi gibi, tahribâtla iş görmelerindendir. Evet, onlar son derece zaîftirler; çünkü, bir serçe kuşu kadar iktidarı olmayan kendi varlıklarına güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul-köle olup onlara mürâîlik, riyâkârlık ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl-i îmân ise, hususan tahkîkî îmân ile îmânı inkişaf edenler kavîdirler, muazzezdirler. Onların herbiri bir abd-i azîz ve bir abd-i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr-i Zülcelâl’e ve bir Hakîm-i Zülkemâl’e ve bir Hàlık-ı Kâinâta ve bir رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ’a ve bir وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ’e ibâdet ederler, kulluk ederler… O’na intisab ederler, hem istinâd ederler.
Bu gizli din düşmanları ve münâfıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları, Risale‑i Nurdan ve Üstadlarından ayırmak kàbil değildir. Bunun için şeytânî plânlarını, desîselerini değiştirdiler. Bir zaîf damarlarından veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münâfıklar veya o münâfıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost sûretine girerek, bazen de talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücâdeledir. Şu ma'lûmâtı elde edersen, Risale-i Nura daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihâyet Risale-i Nura çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyâhut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar. Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, rûhî, kalbî intibâh ve uyanıklık veriyor ki; bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nura şiddetle sevk ve teşvik ve o dessâs münâfıkların maksadlarının tam aksine olarak bir te'sir ve bir netice hâsıl ediyor. Fesübhânallâh!‥ Hattâ öyle Nur talebeleri meydâna gelmektedir ki, asıl hàlis niyet ve kudsî gayeden sonra – bir sebeb olarak da – münâfıkların mezkûr plânlarının inâdına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nura vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedâisi olmak zamanıdır.” اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bizim hizmet‑i Îmâniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyânet Riyâseti ehl-i vukûf raporunda: “Risale-i Nur kitaplarında siyaseti alâkadar eden mevzûlar yoktur.” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon savcısı da iddianâmesinde: “Bediüzzaman ve talebelerinin fa'âliyeti siyâsî değildir.” diye hükmetmiştir. Evet, Risale-i Nur şâkirdlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesâil-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfî gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine îmânı kurtarmak da'vâsına hasredeceğiz. Hem bir takım siyâsî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fenâ şeylerle meşguliyet fenâ te'sir eder. Fenâ iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı, iyice tasvir etmek, sâfî zihinleri idlâldir.” Evet menfîlikleri öğrenerek mücâdele edeceğim gibi sâf bir niyetle başlayıp menfî şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadâkati eski hâline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.
Risale‑i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izâle ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenâyı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle, bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfûz kılıyor.
Hülâsa‑i kelâm: Biz, ancak nurlarla meşgulüz, biz mücevherât‑ı Kur'âniye ile iştigâl ediyoruz, bizler, Kur'ânın kâinât vüs'atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz, bizler, ancak bâkîye hizmet ediyoruz, bizler, fânî şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim, Risale-i Nurla olan hizmet-i îmâniyemiz, başka şeylerle iştigâlimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfî geliyor…
Elhâsıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risale‑i Nurla mücâdele eden insafsız gizli din düşmanları, acz-i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale-i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risale-i Nur çürütülemez. Zîra, Risale-i Nur, bizâtihi hüccet ve bürhândır. Onu ve Onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümûnesi, tarih müvâcehesinde meydândadır ve hem de çürüyeceklerdir. Risale-i Nurdaki yüksek hakikat, Risale-i Nuru ebede kadar pâyidâr kılacaktır…
Evet, Nur talebeleri Ağır Ceza Mahkemelerinde demişler ki: “Bizi Üstadımız Bediüzzaman’dan ve Risale‑i Nurdan ve bizi bizden ayıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur.” Evet, o münâfıkların atomları dahi bu hususta âcizdir. Farz-ı muhâl yapabilseler, hattâ cesedimizi öldürseler de, rûhumuz selâmet ve saâdetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadımızın Mektûbat Mecmuası’nda dediği gibi deriz: “Birimiz dünyada, birimiz Âhiret’te, birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz şimâlde, birimiz cenûbda olsak; biz yine birbirimizle beraberiz.”
Üstadımız hiçbir manevî makam iddia etmiyor. Başkaları tarafından kendine verilen büyük ve müstesnâ pâyeleri reddediyor. Fakat O’nun hâl ve ahvâli, fiiliyât ve harekâtı, O’nun kim olduğunu anlamaya ve isbâta kâfîdir. Evet Bediüzzaman’ın ve Risale‑i Nurun Kur'ân, îmân ve İslâmiyet hizmetine mâni olabilmek için dünyayı elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzımdır.
Hazret‑i Üstadımızın i'dâm plânlarıyla sevk edildiği mahkemedeki müdafaâtlarından, Büyük Müdafaât kitabından bazı cümleler:
“Risale‑i Nur Talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûb olmazlar. Risale-i Nur, Kur'ânın malıdır. Kur'ân-ı Hakîm’den süzülmüştür. Kur'ân ise arşı, ferşle bağlayan bir zincir-i nurânîdir… Kimin haddi var ki buna el uzatsın. Risale-i Nur, bu Anadolu’nun sînesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır.”
Meşhûr ve hàrikulâde bir eser olan “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”nden:
“Risale‑i Nur, yalnız cüz'î bir tahribâtı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâsların ve cereyanların ve şeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umumiyeyi, Kur'ânın i'câzıyla ve geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve binler tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber; îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medâr olmuştur ve olmaktadır!‥”
Azîz kardeşlerimiz!
Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dini neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur'ânın hakikatlerini beyân ve tebliğ etmeye dinen muvazzaf oldukları hâlde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imha edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müdhiş bir devirde ve küfr‑ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ân ve îmân ve İslâmiyetin fedâkâr ve pervâsız bir müdâfi'i ve muhâfızı olarak cihad-ı diniye meydânında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukâbil, değil yalnız bir yerdeki Fir'avunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydân okumuş ve okuyor. Ve Kur'ân hakikatlerini eşedd-i zulüm ve istibdâd-ı mutlak içerisinde neşrediyor. “Vazifemiz çalışmaktır. Bizi gâlib etmek, mağlûb etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabûl ettirmek Cenâb-ı Hakk’a aittir. Biz, vazife-i İlâhiye’ye karışmayız.” demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muâmeleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek sûretiyle Cuma namazına dahi gitmekten men'edilmiş ve bütün bu tarihî fâciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyidat altına alınmıştır.
İşte, böyle ağır şartlar içerisinde Risale‑i Nuru Hazret-i Üstadımız inâyet-i İlâhiye ile te'lif edip, ekserîsini Kur'ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle – aynı zamanda – Kur'ân hattını da muhâfaza etmiş ve yüzbinlerle Müslüman Türk gençleri Risale-i Nuru okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur'ânın yazısını öğrenmek ni'met ve şerefine nâil olmuşlardır. Üstadımız, mâlik olduğu kuvvet-i îmân ve ihlâs-ı tâmme ile hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniyeyi avâm ve hàvâs talebelerinin umumunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir tarz-ı beyânla ifâde ve izhâr etmiştir. Böylece Risale-i Nur gibi taptaze ve parlak ve yüksek bir tefsir-i Kur'ânîyi inâyet-i Hak’la meydâna getirmiştir.
Bu hàrikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhâfaza etmiştir. Hem Şeâir‑i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberût devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeâirden fedâkârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhâlif fetvâlara ve bid'alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında Bediüzzaman, ne lisân-ı hâlinde, ne lisân-ı kàlinde ve ne de fiiliyâtında o kadar zulümler çektiği ve i'dâmlarla tehdid edildiği hâlde en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır. Bil'akis, “Ecel birdir, tağayyür etmez… Ölüm, bu âlem-i fenâdan âlem-i bekàya ve âlem-i nura gitmek için bir terhistir.” deyip mücâdeleye atılmış; bid'aları tanıtan ve durduran ve Şeâir-i İslâmiyeyi muhâfaza eden ve Sünnet-i Seniye’yi ihyâ eden eserleri perde altında otuz seneden beri neşretmiş ve muhîtinde, âdeta Devr-i Saâdet’in bir cilvesini yaşatmıştır. Bir Sünnet-i Seniye’ye muhâlif hareket etmemek için işkenceli bir inzivayı ihtiyar etmiştir. Otuz seneden beri milyonlara hükmeden dinsiz ve emsâlsiz bir istibdâd-ı mutlak, Bediüzzaman’ı hiçbir cihetten hiçbir vakit hükmü altına alamamış, bil'akis zâlim müstebidler O’na mağlûb olmuşlardır.
Risale‑i Nur, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çevirip – îmânı kuvvetlendirip – iki cihanın saâdetini kazandırıp, hüsn-ü hâtimeyi netice verir. En büyük dinsiz feylesofları da ilzam etmiştir. Risale‑i Nurun bir hususiyeti de şudur ki: – Diğer Mütekellimîn’e muhâlif olarak – ehl-i dalâletin menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek yara yapmaksızın tedâvi etmesidir. Bu itibarla bu zamanda Risale-i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen suâlleri, istifhâmları; nefsi ilzam, kalbi iknâ ederek cevablandırıyor.
Risale‑i Nur, hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki; yalnız akılla giden ehl-i mekteb ve ehl-i felsefe ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risale-i Nura sarılıyorlar. Ve ehl-i mekteb ve felsefe anlıyorlar ki, hakîki münevverlik, akıl ve kalb nurunun mezciyle kàbildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hâl ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukùtu netice veriyor. İhlâslı, hàlis ehl-i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile hem akıl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikate vâsıl edecek Kur'ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenâheyn olabilelim. İntibâha gelmiş olan ehl‑i medrese vâkıf oluyorlar ki, eski zamanda medrese usûlü ile onbeş senede elde edilebilen îmânî ve İslâmî netice bu zamanda, Risale-i Nurla onbeş haftada elde edilebiliyor. Üstadımız buyuruyorlar ki: “Bir sene Risale‑i Nur derslerini anlayarak ve kabûl ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir.”
Risale‑i Nur, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin nurânî meşrebini ve Sahâbe-i Kirâm’ın àlî seciyesini beyân eden bir nur ve feyiz hazinesidir. İşte bu mezkûr vaziyet, bugünkü dünyaya taptaze, nurânî bir hayat ve yepyeni bir veche vererek şu hakikati gösteriyor ki, çoktandır birbirine muârız zannedilen ehl-i mekteble ehl-i medreseyi ve ehl-i tekyeyi, Risale-i Nur tevhid ve te'lif ediyor. Hem de, muâraza hâlinde olan Şark’la Garb’ı barıştırıyor. İttihâd-ı İslâm’ı meydâna getirmek için çalışan Ehl-i İslâm’a yegâne çarenin Risale-i Nur olduğu mütehassıs zâtlar tarafından kabûl ve tasdik edilmektedir. Hem, bugünkü dünyadaki ihtilâfları halledecek olan; aklen, fikren terakkî etmiş yirminci asır insanlarına hak ve hakikati anlatabilecek yepyeni bir ilmî keşfiyâtı ve bir teceddüdü, Amerika’da, Avrupa’da hususan Almanya’da taharrî eden cereyanlar meydâna gelmiş; eğer idrak edebilirler ve görebilirlerse, işte Risale-i Nur Külliyatı… Nitekim bu hakikatin idrak edilmeye başlandığını gösteren emâreler bahtiyar Alman Milleti içinde görülmektedir.
Eski zaman Garb feylesoflarının çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarının da: “Felsefe henüz bunu halledememiştir.” dedikleri düğümler, Risale‑i Nurda, Kur'ânın feyziyle keşf ve halledilerek aklen ve mantıken isbât edilmiştir. Şark’ın dâhî hükemâlarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale-i Nurun bir sahifesinde vecîz bir şekilde ifâde edilmiştir.
Bediüzzaman’ın 1935 senesinde i'dâm edilmek üzere verildiği Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki müdafaâtından bir‑iki cümle: “Risale‑i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale-i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale-i Nur, tılsım-ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâftır.”
Hem, haşr‑i cismânî mes'elesinde, hükemâdan İbn-i Sînâ gibi meşhûr bir dâhînin, “Haşir naklîdir, îmân ederiz; akıl bu yolda gidemez.” dediği bir hakikat, Risale-i Nurda, hem umumun istifade edebileceği emsâlsiz bir tarzda Kur'ânın feyziyle aklen isbât edilmiştir.
Dalâlet‑âlûd Avrupa feylesoflarının ve sapkın talebelerinin bazı müteşâbih âyât-ı kerîme ve ehâdîs-i şerîfenin zâhirî mânâlarını anlamayarak yaptıkları kasıdlı i'tirâzlara, Risale-i Nurda aklen, mantıken cevablar verilerek, o âyetlerin ve o hadîslerin birer mu'cize oldukları isbât edilmiştir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlet ve şübheleri Risale-i Nur kökünden kesmiştir. Risale-i Nur bunu yaparken de müsbet bir usûl takib etmiştir.
Risale‑i Nur, fevkalâde müstesnâ bir edebî üstünlüğe mâliktir. En meşhûr eserlerle bile kàbil-i kıyâs olmayan ve başlıbaşına bir hususiyeti hâiz olan üslûbunda yüksek bir belâğat, fesâhat ve selâset ve îcâz vardır. Hattâ Bediüzzaman’ın eserlerini Âlem-i İslâmın ısrarla arzu etmesiyle Arapça’ya tercüme ettirmek için büyük İslâm Âlimlerine “Asâ-yı Mûsa Mecmuası” götürüldüğü vakit, okumuşlar ve demişlerdir ki: “Bediüzzaman’ın eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir; Risale-i Nurdaki yüksek belâğatı ve misilsiz olan fesâhat ve îcâzı tercümede muhâfaza etmekten ve O’nun ilmini ihâta etmekten âciziz!” Bu sûretle o yüksek âlimler, Üstadımızın faziletini ve Risale-i Nurun kemâlâtını göstermişlerdir.
Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve edîblerden farklı olarak lafızdan ziyâde mânâya ehemmiyet vermiştir. Mânâyı, lafza fedâ etmemiş; lafzı mânâya fedâ etmiştir. Üslûbda okuyucunun bir nev'i hevesini nazara almamış, hakikati ve mânâyı esâs tutmuştur. Vücûda elbiseyi yaparken vücûddan kesmemiş, elbiseden kesmiştir. Risale‑i Nurdaki aklı, kalbi, rûhu ve vicdânı celbeden ve hakikate râmeden o İlâhî câzibedendir ki, çoluğu-çocuğu, genci-ihtiyarı, avâmı-hàvâssı o Nur’a koşuyorlar ve o câzibedâr Nur’un pervânesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misâli olarak geniş bir talebe kitlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hâle gelmiştir.
Risale‑i Nurun her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifâde etmek, edîblerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samîmî ve hakikatli ifâdelerimiz, Risale-i Nurdan gördüğümüz azîm istifadeye mukâbil sonsuz bir minnet ve şükrânımızın ifâdesinden ibarettir. Yoksa bu mevzûlarda sâhib-i salâhiyet ve sâhib-i ihtisàs, ancak ve ancak Risale-i Nurun kendi müellifi olabilir.
Risale‑i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevab veren yegâne tefsir-i Kur'ânî olduğu, enâniyetini Hakk’a fedâ eden fazilet-perver İslâm ulemâsı tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin te'lifâtındaki hususiyetler ve bir bahr-i ummân gibi O’nun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuâtında “Bediüzzaman, Fatînü'l-Asr’dır.” diye yüksek ehl-i ilme hüküm verdirmiştir.
Bediüzzaman, mukàbelesiz hediye kabûl etmemeyi düstur‑u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl-i ilme yaptığı ithamı, bu düsturuyla fiilen tekzîb ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyâtı ile isbât etmiştir. Ulemâ-i İslâm’ın şeref ve haysiyetini ve izzet-i İslâmiye ve izzet-i diniyeyi, en zâlim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhâfaza ve müdafaa etmiştir. Aç kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğnâ kaidesini bozmamış ve “İktisad ve kanâat iki büyük hazinedir, bunların bereketi bana kâfîdir.” diyerek halklardan istiğnâ etmiş ve etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindândan zindâna atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine dâima tazyîkler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve onyedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azâblar çektirilmesi, kendisinin ve Risale‑i Nur Külliyatının hakkâniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garîb, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabûl etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir da'vâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da: “Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyâkârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur'ân ve İslâmiyete te'sirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da Ona zulüm etmişler.” demişler.
Üstadımız Bediüzzaman hakkında, takdirkâr ve fazilet‑perver zâtların takdirleri, bir senâdan ibaret değildir; bir vâkıadır; fiiliyât ve icraatının belki yüzden birisini kısaca âcizâne ve noksan bir tarzda nakletmektir. Hem bu mevzûda Risale-i Nur talebelerinin takdirkâr makale, mektûb ve fıkraları bir medih değildir; belki Üstadımızın dinî hizmetini hedef tutan, şahsına taarruz eden vicdânsız ve insafsız din düşmanlarına karşı müsbet bir müdafaadır.
Böyle olduğu hâlde Üstadımız öyle zâtların ve Risale‑i Nur talebelerinin hakikatli takdir ve beyânlarına karşı hiddetlenerek, çok defa da hatırlarını kırarak der ki: “Zaman, şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Risale-i Nurda şahıs yok, şahs-ı manevî var. Ben bir hiçim. Risale-i Nur, Kur'ânın malıdır; Kur'ân’dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur'ânındır. Şahsımla, Risale-i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale-i Nura aittir. Risale-i Nurun neşrindeki hàrika muvaffakıyet ise, Risale-i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binâen Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Hakîm’den bana ilâç ve tiryâkları ihsân etti, ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümânlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale-i Nurun talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum hâlde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım.” der.
Bediüzzaman Said Nursî’nin cihan‑şümûl Kur'ân ve îmân ve İslâmiyet hizmetindeki müstesnâ muvaffakıyet ve zaferinin ve Risale-i Nurdaki kuvvetli te'sirâtın sırrı; kendisinin ihlâs-ı etemmi kazanmış olmasıdır. Yani, yalnız ve yalnız rızâ-yı İlâhîyi esâs maksad edinmiştir. Bu hususta: “Mesleğimizin esâsı, a'zamî ihlâs ve terk-i enâniyettir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır. İnsanların maddî manevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh-ü âmmeden, şöhretten şiddetle kaçıyorum.” der. Ziyaretçi kabûl etmemesinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek. Hem ihlâsa verdiği gayet fazla ehemmiyet, yüzotuz parça eserinden yalnız “İhlâs Risalesi”nin başına, “Lâakal her onbeş günde bir defa okunmalıdır.” kaydını koymasından da anlaşılıyor. “Büyük Mahkeme Müdafaâtı” kitabında: “Risale-i Nur, değil dünyaya, kâinâta da âlet edilemez; gayemiz, rızâ-yı İlâhî’dir.” demiştir.
İşte bu sırr‑ı ihlâstandır ki, İmâm-ı Gazâlî (ra) gibi en meşhûr İslâm hükemâlarının eserlerini tetebbu' eden muhakkìk ve müdakkik bir ehl-i ilim diyor ki:
Risale‑i Nurdan okuduğum bir sahifenin bana verdiği istifade, diğer eserlerin on sahifesinden daha fazladır.
Felsefî Eserlerle Meşgul Bir Muallim:
Ben, bu kadar senedir ilmî ve felsefî eserlerle iştigâl ettim. Risale‑i Nur kadar beni iknâ eden ve Garb eserlerinden ve felsefeden aldığım yaraları tedâvi eden ve bu zamanın ihtiyacına tam cevab veren bir eseri görmedim.
Bir Edebiyâtçı:
Benim aklım nursuz, kalbim mü'mindi. Risale‑i Nur, hem aklımı, hem kalbimi tenvir ve nefsimi ilzam etti. Beni, cehennemî bir azâbdan kurtardı.
Bir Doktor:
Risale‑i Nurdan istifadeye başladığım günü, hayata gözlerimi açtığım gün olarak biliyorum.
Bahtiyar Bir Üniversiteli:
Üstadımıza ve Risale‑i Nura ait bir mektûbu, İstanbul’un bir yerinden bir yerine götürmek gibi bir hizmeti, meb'ûsluğa tercih ederim.
Otuz sene evvel ihlâslı ve faziletli ihtiyar bir ehl‑i tasavvuf, Lütfi isminde bir genci göstererek: “Bu Nur talebesi benden ileridir.” demiştir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümûnedir.
Yine bu azîm sırr‑ı ihlâsa binâendir ki, Risale-i Nur Talebeleri, îmân ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarını, Risale-i Nura ve Üstadlarına vakfetmişler. Risale-i Nuru, sermâye-i ömür ve gaye-i hayat edinmişlerdir. Risale-i Nur da'vâsı, rızâ-yı İlâhî da'vâsı olduğu içindir ki, hamiyet-i İslâmiye’ye mâlik mümtâz avukatlar, Risale-i Nurun fahrî avukatı olmak ve dindar hak-perest mücâhid muharrirler, dünyayı istilâ edecek Nur’un ilânında hissedar olmak şeref ve ni'metine mazhar olmuşlardır. Risale-i Nurun neşriyat ve fütûhâtı ve te'sirâtı; sessiz, büyük bir ihtişamla, muhteşem bir bahar mevsiminde intişar eden mevcûdât gibidir.
İşte ey Risale‑i Nur gibi hadsiz hamd ü senâlara şâyeste olan bir ni'met-i azîmeye nâil olan Nur kardeşlerimiz! Böyle bir dâhi-yi a'zamın, böyle bir mütefekkir-i ekberin, böyle bir müellif-i İslâmın ve ulûm-u evvelîn ve'l-âhirîne vâkıf böyle bir allâme-i asrın, böyle bir mücâhid-i ekberin, böyle bir sâhib-i zühd ve takvânın, hakàik-ı îmâniyenin varlığında âdeta tecessüm eden böyle bir abd-i küllînin, rızâ-yı İlâhîden başka hiçbir şeye iltifat etmeyen ve a'zamî ihlâsın mazharı olan böyle bir tilmiz-i Kur'ân ve hàdim-i İslâmın ve “Bir ferdin îmânını kurtarmak için Cehennem’e de atılmaya hazırım.” diyen böyle bir halâskâr-ı îmânın ve i'dâm için sevkedildiği Dîvân-ı Harb-i Örfî’de: “Sen de mürtecisin.” ittihamına karşı: “Eğer Meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün ins ve cin şâhid olsun ki ben mürteciyim. Bin rûhum da olsa, Kur'ânın bir tek mes'elesine hepsini fedâ etmeye hazırım.” diyen ve berâetinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezid meydânındaki kalabalıkta: “Yaşasın zâlimler için Cehennem!‥ Yaşasın zâlimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imha plânıyla verildiği mahkemelerde yirmidört sene evvel: “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, ellibin nefer kuvvetinde, demişsiniz… Yanlışsınız… Kur'ân’a ve îmâna hizmetim cihetiyle ellibin değil, elli milyon kuvvetindeyim!‥ Titreyiniz! Haddiniz varsa ilişiniz!‥”, “Benim ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sünbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır.” Ve onbeş sene evvel: “Saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i îmâniyeden çekilmem.” Ve: “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur'âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya eğmem.” diyen ve elli sene evvel Âlem-i İslâmı sömüren, sömürgeci cebbâr ve zâlim bir imparatorluğa karşı: “Tükürün o zâlimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuât lisânıyla cevab veren ve Büyük Millet Meclisi’nde, reise: “Kâinâtta en yüksek hakikat îmândır. Îmândan sonra namazdır. Namaz kılmayan hâindir. Hâinin hükmü merduttur. Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm’inde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakikat olsa idi, îmândan sonra onu emrederdi.” diyen ve yazdığı bir beyânnâmeden sonra Meclis’te cemâatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbi’nde Gönüllü Alay Kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da Moskof Çarlığı’na karşı izzet-i İslâmiye’yi muhâfaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda: “Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı.” diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman-ı İslâm Üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak ni'met-i uzmâsına mukâbil canımızı da fedâ etsek, ömrümüzü de O’na vakfetsek, zulümden zulüme de sürüklensek, ömrümüzün nihâyetine kadar şükrân secdesinden de kalkmasak bize yine ucuzdur…
Üstadımız sık sık der ki: Mesleğimiz müsbettir; menfî hareketten Kur'ân bizi men'ediyor.
Ey Seyyid‑i Senedimiz! Ey rûhumuzun rûhu, kalbimizin kalbi, canımızın canı, cânânımız, sertâcımız, sevgili Üstadımız Efendimiz!‥ Mâdem bize menfî harekete izin vermiyorsun. Öyle ise biz de Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ederek ahdediyoruz ki, din düşmanlığı ile Üstadımıza zulmeden o gaddâr, insafsız zâlimlerden intikamımızı şöylece alacağız: Risale-i Nuru ölünceye kadar mütemâdiyen okuyacağız ve neşrinde sebat ve sadâkatle hizmet edeceğiz. O’nu altın mürekkeblerle yazacağız, inşâallâh…
Üniversite Nur Talebeleri