Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler” Hadîs‑i Şerîfleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i'câzkâr belâğatları ile beyân buyuruyorlar.
Zîra mâdemki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir, o hâlde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takib etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum‥ daha beteri; takib, tevkîf, muhâkeme, hapis, zindân, sürgün, tecrid, zehirlenme, i'dâm sehpaları ve daha akıl ve hayâle gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…
İşte Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür'ati ile aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir sûrette isbât eden bir zâttır.
Kendisinin, ilmî, ahlâkî, edebî birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftûn eden şey; O’nun o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semâlardan daha yüksek ve geniş olan îmânıdır.
Rabbim, o ne muazzam îmân! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irâde! Hayâl ve hâtıralara ürpermeler veren bunca tazyîk, tehdid, tâzib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!
Büyük İkbâl’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilhâm neş'esi ile vaktiyle yazdığım “Mücâhid” ünvânını taşıyan bir manzûmede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan, belki şâirâne bir mübâlağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şâheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki, Allah’ın ne kulları varmış! Eğer bir îmân, kemâlini bulursa, neler yapar ve ne hàrikalar doğururmuş?!
Bir azm, eğer îmân dolu bir kalbe girerse
İnsan da, o îmândaki son sırra ererse
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar…
Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilhâm,
Peygamberi rüyada görür belki her akşam…
Hep nur onun îmân dolu kalbindeki mihrab,
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtâb…
Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz,
Mevsim, bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz…
Cennet’teki âlemleri dünyada görür de,
Mahvolsa eğilmez sıra dağlar gibi derde…
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa
Ay batsa, güneş sönse, ufuklar da kararsa
Gökler yıkılıp çökse, yolundan yine dönmez,
Rûhundaki îmânla yanan meş'ale sönmez!‥
Kalbinde yanardağ gibi, îmân ne mukaddes!
Vicdânına her ân şunu haykırmada bir ses:
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle!
Zulmetlere kan ağlatacak meş'alelerle…
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel!
İnsanlığı kurtarmaya Cennet’ten inen el!‥
Sanki bu mısralar îmân kahramanı büyük mücâhid Bediüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zîra bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenâb‑ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücâhidlere neler va'dediyor: وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Meâl‑i Şerîfi: “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şübhe yok ki, Allah muhsinlerle – Allah’ı görür gibi ibâdet eden mücâhidlerle – beraberdir.”
Demek ki, îmân ve Kur'ân uğrunda, candan ve cihandan geçen mücâhidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenâb‑ı Hak va'dinde hulfetmez; yeter ki, bu azîm va'd-i İlâhîyi icâb ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
Bu âyet‑i kerîme, Üstad’ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billûr ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zîra, mâdemki bir insan Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ve himâyesinde bulunmak ni'metine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesâire gibi şeyler bahis mevzûu olamaz.
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semâsını hangi bulutlar kaplayabilir? Her ân huzur‑u İlâhî’de bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun rûhunu, hangi fânî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?
Allah’tır onun yârı, mürebbîsi, velîsi;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir mârifet iklimine her ân,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'ân…
Kur'ân ona yâdettiriyor “Bezm‑i Elest”i,
Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti…
İşte Bediüzzaman böyle hàrikalar hàrikası bir inâyete mazhar olan mübârek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki; zindânlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İ'dâm sehpaları; birer va'z ve irşad kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metânet ve celâdet dersleri verir. Hapishâneler birer Medrese‑i Yûsufiye’ye inkılâb eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zîra oradakiler onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın îmânını kurtarmak ve cânîleri melek gibi bir insan hâline getirmek onun için dünyalara değişilmez bir saâdettir.
Böyle bir yüksek îmân ve ihlâs şuûruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki, zaman ve mekân mefhûmlarının fânîler üzerinde bıraktığı yaldızlı te'sirleri kesif madde âleminde bırakarak; rûhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir hâldedir.
Büyük mutasavvıfların (Radıyallahu Anhüm) fenâ fillâh, bekà billâh diye ta'rif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.
Evet, her mü'minin kendine mahsûs bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hâli vardır ve herkes, îmân ve irfanı, salâh ve takvâsı, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlâhî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hâl, bu tatlı visâl ve bu emsâlsiz haz; geçen âyet‑i kerîmedeki ihsân erbâbı olan o büyük mücâhidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebebden dolayıdır ki, Mevlâyı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakkî ve tekâmül hâtıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları, O cemâl, kemâl ve celâl sıfatları ile muttasıf olan Rabbü'l-Âlemîn’in rızâsında erimiş bulunuyorlar.
Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhâk eylesin, âmîn…
Yukarıdaki sahifelerde, Büyük Üstad’ın, dostlarını meftûn ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli îmânından bahsettik. Biraz da mümtâz şahsiyeti, nurdan bir hâle hâlinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemâlâtından bahsedelim.
Ma'lûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binâenaleyh, Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar şunlardır: