Sonra o sükûnetsiz misâfir kendi kalbine dedi: Ehl‑i îmânın, hususan ehl-i tarîkatın her vakit tekrarla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ demeleri, tevhidi yâd ve ilân etmeleri gösterir ki: Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife‑i kudsiye ve bir farîza-i fıtriye ve bir ibâdet-i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız.
Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir mârifet değildir. Belki, ilm‑i mantıkta tasavvura mukâbil ve mârifet-i tasavvuriyeden çok kıymetdâr ve bürhânın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
Ve tevhid‑i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'ân ve kabûldür ki: Herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hàlık’ına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinât perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir. “Öyle ise haydi ileri” diyerek, kibriyâ ve azamet kapısını çaldı. Ef'âl ve âsâr menziline ve icâd ve ibdâ' âlemine girdi, gördü ki: Kâinâtı istilâ etmiş Beş hakikat‑i muhîta hükmediyorlar; bedâhetle tevhidi isbât ederler.
Birincisi
Kibriyâ ve azamet hakikatidir. Bu hakikat, İkinci Şuâ’nın İkinci Makamında ve Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde bürhânlarla izâh edildiğinden burada bu kadar deriz ki:
Binlerle sene birbirlerinden uzak bir mesâfede bulunan yıldızları, aynı ânda aynı tarzda icâd edip tasarruf eden ve zeminin şark ve garb ve cenûb ve şimâlinde bulunan aynı çiçeğin hadsiz efrâdını, bir zamanda ve bir sûrette halkedip tasvir eden‥
Hem هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ yani gökleri ve zemini altı günde yaratmak gibi geçmiş ve gaybî ve çok acîb bir hâdiseyi, hazır ve göz önünde bir hâdise ile isbât etmek ve onun gibi acîb bir tanzîr olarak zeminin yüzünde bahar mevsiminde, haşr‑i a'zamın yüzbinden ziyâde misâllerini gösterir gibi, ikiyüz binden ziyâde nebâtât tâifelerini ve hayvanat kabilelerini beş-altı haftada inşâ edip kemâl-i intizam ve mîzan ile iltibassız, noksansız, yanlışsız, beraber, birbiri içinde idare, terbiye, iâşe, temyiz ve tezyîn eden‥
Hem يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وُيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ âyetinin sarâhatiyle zemini döndürüp, gece‑gündüz sahifelerini yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan değiştiren aynı Zât, aynı ânda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hâtırâtlarını dahi bilir ve irâdesiyle idare eder.
Ve mezkûr fiillerin herbiri bir tek fiil olduğundan, zarûrî olarak, onların fâili dahi bir tek Vâhid ve Kadîr olan Fâil‑i Zülcelâllerinin, bedâhetle öyle bir kibriyâ ve azameti var ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
Mâdem böyle bir kibriyâ ve azamet‑i kudret var ve mâdem o kibriyâ nihâyet kemâldedir ve ihâta ediyor. Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyâya kusur ve o kemâle noksaniyet ve o ihâtaya kayd ve o nihâyetsizliğe nihâyet veren bir şirke meydân vermesi ve müsâade etmesi, hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını bozmayan hiçbir akıl kabûl etmez.
İşte şirk kibriyâya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi cihetiyle öyle bir cinayettir ki: Hiç kàbil‑i afv olmadığını, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân azîm tehdid ile اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ fermân ediyor.
İkinci Hakikat
Kâinâtta tasarrufları görünen ef'âl‑i Rabbâniyenin ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsiz bir sûrette zuhûrlarıdır. Ve o fiilleri takyid ve tahdid eden, yalnız hikmet ve irâdedir ve mazharların kàbiliyetleridir. Ve serseri tesâdüf ve şuûrsuz tabiat ve kör kuvvet ve câmid esbâb ve kayıtsız ve her yere dağılan ve karıştıran unsurlar, o gayet mîzanlı ve hikmetli ve basîrâne ve hayatdârâne ve muntazam ve muhkem olan fiillere karışamazlar, belki, fâil-i Zülcelâl’in emriyle ve irâdesiyle ve kuvvetiyle zâhirî bir perde-i kudret olarak isti'mâl olunuyorlar.
Hadsiz misâllerden üç misâli: Sûre‑i Nahl’in bir sahifesinde birbirine muttasıl üç âyetin işâret ettikleri üç fiilin, hadsiz nüktelerinden Üç Nüktesi’ni beyân ederiz.
Birincisi: وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا… الخ
Evet, balarısı, fıtratça ve vazifece öyle bir mu'cize‑i kudrettir ki: Koca Sûre‑i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü; o küçücük “bal makinesi”nin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a'zâları tahrib etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek, nihâyet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizam ve muvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizamsız, mîzansız olan tabiat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar.
İşte, bu üç cihetle mu'cizeli bu San'at‑ı İlâhiye’nin ve bu fiil-i Rabbâniyenin bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzanda, aynı ânda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
İkinci âyet: وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ âyeti, ibret‑feşân bir fermândır. Evet, başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak, süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hàlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyaz bir sütü koymak ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki: Fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsurların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.
İşte böyle gayet mu'cizeli ve hikmetli bu san'at‑ı Rabbâniye’nin ve bu fiil-i İlâhînin umum rû-yi zeminde, yüzbinlerle nev'ilerin hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı ânda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.
Üçüncü âyet: وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Bu âyet nazar‑ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: “Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir âyet, bir delil ve bir hüccet vardır.” Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kût, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşe'leri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar, o derece bir mu'cize-i kudret ve bir hàrika-i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurub makinesi ve o kadar hassas bir mîzan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir san'attırlar ki: Zerre kadar aklı bulunan bir adam, “Bunları böyle yapan, elbette bu kâinâtı yaratan Zât olabilir.” demeğe mecburdur.
Çünkü meselâ, bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda, yirmi salkım var ve her salkımda, şekerli şurub tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latîf ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nâzik ve yumuşak kalbinde, kuvve‑i hâfızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında “Cennet helvası” gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsâlinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı hàrika-i san'atı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak, elbette bedâhetle gösterir ki: Bu işi yapan bütün kâinâtın Hàlık’ıdır. Ve nihâyetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil, ancak O’nun fiilidir.
Evet, bu çok hassas mîzana ve çok mehâretli san'ata ve çok hikmetli intizama, kör ve serseri ve intizamsız ve şuûrsuz ve hedefsiz ve istilâcı ve karıştırıcı olan kuvvetler ve tabiatlar ve sebebler karışamazlar, ellerini uzatamazlar. Yalnız, mef'ûliyette ve kabûlde ve perdedârlıkta, emr‑i Rabbânî ile istihdam olunuyorlar.
İşte, bu üç âyetin işâret ettikleri üç hakikatin tevhide delâlet eden üç nükte’si gibi, hadsiz ef'âl‑i Rabbâniyenin hadsiz cilveleri ve tasarrufları, ittifakla bir tek vâhid-i ehad bir Zât-ı Zülcelâl’in vahdetine şehâdet ederler.
Üçüncü Hakikat
Mevcûdâtın ve bilhassa nebâtât ve hayvanatın, sür'at‑i mutlaka içinde kesret-i mutlaka ve intizam-ı mutlak ile ve sühûlet-i mutlaka içinde gayet hüsn-ü san'at ve mehâret ve ittikan ve intizam ile ve mebzûliyet-i mutlaka ve ihtilât-ı mutlak içinde gayet kıymetdârlık ve tam imtiyaz ile icâdlarıdır.
Evet, gayet çokluk ile gayet çabukluk, hem gayet san'atkârâne ve mâhirâne ve dikkat ve intizam ile gayet kolay ve rahatça, hem gayet mebzûliyet ve karışıklık içinde gayet kıymetli ve fârikalı olarak bulaşmadan ve bulaştırmadan ve bulandırmadan yapmak, ancak ve ancak bir tek vâhid Zâtın öyle bir kudretiyle olabilir ki: O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Ve o kudrete nisbeten, yıldızlar zerreler kadar ve en büyük, en küçük kadar ve efrâdı hadsiz bir nev'i, bir tek ferd kadar ve azametli ve muhît bir küll, hàs ve az bir cüz' kadar ve koca zeminin ihyâsı ve diriltilmesi, bir ağaç kadar ve dağ gibi bir ağacın inşâsı, tırnak gibi bir çekirdek kadar kolay ve rahatça ve sühûletli olmak gerektir. Tâ ki, gözümüzün önünde yapılan bu işleri yapabilsin.
İşte, bu mertebe‑i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime-i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz'î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması; hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr-ı aklın haricindeki bu muammâsını ve İslâmiyetin en mühim esâsını ve îmânın en derin bir medârını ve tevhidin en büyük bir temelini beyân ve hall ve keşf ve isbât etmekle Kur'ânın tılsımı açılır. Ve hilkat-i kâinâtın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muammâsı bilinir.
Hàlık‑ı Rahîm’ime, yüzbin defa Risaletü'n-Nurun hurûfâtı adedince şükür ve hamdolsun ki, Risaletü'n-Nur bu acîb tılsımı ve bu garîb muammâyı hall ve keşf ve isbât etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektûbun âhirlerinde وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌbahsinde ve haşre dair Yirmidokuzuncu Söz’ün “Fâil muktedirdir” bahsinde, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’nin اَللّٰهُ اَكْبَرُ mertebelerinden kudret‑i İlâhiye’nin isbâtında, kat'î bürhânlarla – iki kere iki dört eder derecesinde – isbât edilmiş.
Onun için, izâhı onlara havâle etmekle beraber, bir fihriste hükmünde bu sırrı açan esâsları ve delilleri icmâlen beyân ve onüç basamak olarak Onüç Sırra işâret etmek istedim. Birinci ve ikinci sırları yazdım. Fakat, maatteessüf hem maddî, hem manevî iki kuvvetli mâni, beni şimdilik mütebâkisinden vazgeçirdiler.
Birinci Sır
Bir şey zâtî olsa, onun zıddı o zâta ârız olamaz. Çünkü: “İctimâ'ü'z‑zıddeyn” olur, o da muhâldir. İşte bu sırra binâen, mâdem kudret-i İlâhiye zâtiyedir ve Zât-ı Akdes’in lâzım-ı zarûrîsidir. Elbette, o kudretin zıddı olan acz O Zât-ı Kadîr’e ârız olması mümkün olmaz.
Ve mâdem bir şeyde mertebelerin bulunması, o şeyin içinde zıddının tedâhülü iledir. Meselâ: Ziyânın – kavî ve zaîf gibi – mertebeleri, zulmetin müdâhalesi ile ve harâretin – ziyâde ve aşağı – dereceleri, soğuğun karışması ile ve kuvvetin – şiddet ve noksan – mikdarları, mukâvemetin karşılaması ve mümânaatıyladır. Elbette o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz. Bütün eşyayı, bir tek şey gibi icâd eder.
Ve mâdem o kudret‑i zâtiyede mertebeler bulunmaz ve za'f ve noksan olamaz. Elbette hiçbir mâni onu karşılayamaz ve hiçbir icâd ona ağır gelmez.
Ve mâdem hiçbir şey ona ağır gelmez, elbette Haşr‑i A'zamı bir bahar kadar kolay ve bir baharı bir ağaç kadar sühûletli ve bir ağacı bir çiçek kadar zahmetsiz icâd ettiği gibi; bir çiçeği bir ağaç kadar san'atlı, bir ağacı bir bahar kadar mu'cizâtlı ve bir baharı bir haşir gibi cem'iyetli ve hàrikalı halkeder ve gözümüzün önünde halkediyor.
Risale‑i Nurda kat'î ve kuvvetli çok bürhânlar ile isbât edilmiş ki: Eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek, bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç, bir bahar kadar, belki daha suûbetli olmakla beraber; kıymet ve san'atça bütün bütün sukùt edeceklerdi. Ve şimdi bir dakikada yapılan bir zîhayat, bir senede ancak yapılacaktı. Belki de hiç yapılmayacaktı.
İşte bu mezkûr sırra binâendir ki: Gayet mebzûliyet ve çoklukla beraber gayet kıymetdâr ve gayet çabuk ve kolaylıkla beraber gayet san'atlı olan bu meyveler, bu çiçekler, bu ağaçlar ve hayvancıklar muntazaman meydâna çıkıyorlar ve vazife başına geçiyorlar ve tesbihâtlarını yapıp, bitirip, tohumlarını yerlerinde tevkîl ederek gidiyorlar.
İkinci Sır
Nasıl ki, nurâniyet ve şeffâfiyet ve itâat sırrıyla ve kudret‑i zâtiyenin bir cilvesiyle bir tek güneş, bir tek âyineye ziyâlı aks verdiği gibi; hadsiz âyinelere ve parlak şeylere ve katrelere o kayıtsız kudretinin geniş fa'âliyetinden ziyâlı ve harâretli olan ayn-ı aksini emr-i İlâhî ile kolayca verebilir. Az ve çok birdir, farkı yoktur.
Hem bir tek kelime söylense, nihâyetsiz hallâkıyetin nihâyetsiz vüs'atinden, o bir tek kelime bir tek adamın kulağına zahmetsiz girdiği gibi, bir milyon kulakların kafalarına da İzn‑i Rabbânî ile zahmetsiz girer. Binlerle dinleyen ile bir tek dinleyen müsâvîdir, fark etmez.
Hem göz gibi bir tek nur veya Cebrâil gibi nurânî bir tek rûhâni; tecellî‑i rahmet içinde olan fa'âliyet-i Rabbâniye’nin kemâl-i vüs'atinden bir tek yere sühûletle baktığı ve gittiği ve bir tek yerde sühûletle bulunduğu gibi, binler yerlerde de, kudret-i İlâhiye ile sühûletle bulunur, bakar, girer‥ az, çok farkı yoktur.
Aynen öyle de: Kudret‑i Zâtiye-i Ezeliye, en latîf, en hàs bir nur ve bütün nurların nuru olduğundan ve eşyanın mâhiyetleri ve hakikatleri ve melekûtiyet vecihleri şeffâf âyine gibi parlak olduğundan ve zerrâttan ve nebâtâttan ve zîhayattan tâ yıldızlara ve güneşlere ve aylara kadar herşey, o kudret-i zâtiyenin hükmüne gayet derecede itâatli, inkıyadlı ve o kudret-i ezelînin emirlerine nihâyet derece mutî' ve musahhar bulunduğundan, elbette hadsiz eşyayı bir tek şey gibi icâd eder ve yanlarında bulunur. Bir iş bir işe mâni olmaz. Büyük ve küçük, çok ve az, cüz'î ve küllî birdir. Hiçbiri O’na ağır gelmez.
Hem nasıl ki, Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerde denildiği gibi intizam ve muvâzene ve hükme itâat ve emirleri imtisal sırlarıyla, yüz hâne kadar bir büyük sefîneyi bir çocuğun parmağıyla oyuncağını çevirdiği gibi döndürür, gezdirir.
Hem bir âmir, bir arş emriyle bir tek neferi hücum ettirdiği gibi, muntazam ve mutî' bir orduyu dahi, o tek emriyle hücuma sevkeder.
Hem pek büyük bir hassas mîzanın iki gözünde, iki dağ muvâzene vaziyetinde bulunsalar, iki kefesinde iki yumurta bulunan diğer mîzanın, bir tek ceviz, bir kefesini yukarıya kaldırması, birini aşağı indirmesi gibi; o tek ceviz, bir kanun‑u hikmetle öteki büyük mîzanın bir gözünü dağ ile beraber dağın başına ve öbür dağı, derelerin dibine indirebilir.
Aynen öyle de: Kayıtsız, nihâyetsiz, nurânî, zâtî, sermedî olan kudret‑i Rabbâniyede ve beraberinde bütün intizamâtın ve nizâmların ve muvâzenelerin menşe'i, menba'ı, medârı, masdarı olan nihâyetsiz bir hikmet ve gayet hassas bir adâlet-i İlâhiye bulunduğundan ve cüz'î ve küllî ve büyük ve küçük herşey ve bütün eşya, o kudretin hükmüne musahhar ve tasarrufuna münkàd olduğundan, elbette zerreleri kolayca tedvîr ve tahrîk ettiği gibi, yıldızları dahi nizâm-ı hikmet sırrıyla kolayca döndürür, çevirir.
Ve baharda, bir emir ile sühûletle bir sineği ihyâ ettiği gibi; bütün sineklerin tâifelerini ve bütün nebâtâtı ve hayvancıkların ordularını, kudretindeki hikmet ve mîzanın sırrıyla, aynı emirle, aynı kolaylıkla diriltip meydân‑ı hayata sevk eder.
Ve bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret‑i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihyâ edip yüzbin çeşit haşirlerin misâllerini icâd eder.
Ve bir emr‑i tekvînî ile arzı dirilttiği gibi, اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ fermânıyla yani: “Bütün ins ve cin, bir tek sayha ve emr ile yanımızda meydân‑ı haşre hazır olurlar.”
Hem وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ fermân etmesiyle, yani: “Kıyâmet ve haşrin işi ve yapılması gözünü kapayıp, hemen açmak kadardır; belki daha yakındır.” der.
Hem مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetiyle, yani: “Ey insanlar! Sizin icâd ve ihyânız ve haşir ve neşriniz, bir tek nefsin ihyâsı gibi kolaydır. Kudretime ağır gelmez” meâlinde bulunan şu üç âyetin sırrıyla, aynı emir ile, aynı kolaylıkla bütün ins ve cinleri ve hayvanı ve rûhâni ve melekleri haşr‑i ekberin meydânına ve mîzan-ı a'zamın önüne getirir. Bir iş bir işe mâni olmaz.
Üçüncü ve dördüncüden tâ onüçüncü sırra kadar, arzuma muhâlif olarak başka vakte ta'lik edildi.
Dördüncü Hakikat
Mevcûdâtın vücûdları ve zuhûrları, beraberlik ve birbiri içinde birlik ve birbirine benzemeklik ve birbirinin misâl‑i musağğarı ve nümûne-i ekberi ve bir kısım küll ve küllî ve diğer kısım onun cüz'leri ve ferdleri ve birbirine sikke-i fıtratta müşâbehet ve nakş-ı san'atta münâsebet ve birbirine yardım etmek ve birbirinin vazife-i fıtriyesini tekmîl etmek gibi, çok cihetü'l-vahdet noktalarında; bedâhet derecesinde tevhidi ilân ve Sâni'lerinin vâhid olduğunu isbât etmek ve kâinâtın rubûbiyet cihetinde, tecezzî ve inkısam kabûl etmez bir küll ve küllî hükmünde bulunduğunu izhâr etmektir.
Evet meselâ: Her baharda, nebâtâttan ve hayvanattan dört yüz bin nev'in hadsiz efrâdlarını, beraber ve birbiri içinde, bir ânda ve bir tarzda, yanlışsız, hatâsız, kemâl‑i hikmet ve hüsn-ü san'atla icâd etmek ve idare ve iâşe etmek‥
Hem kuşların misâl‑i musağğarları olan sineklerden tâ nümûne-i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efrâdlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihâzâtı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu'cizâne birer sikke-i san'at ve cisimlerinde müdebbirâne birer hâtem-i hikmet ve mâhiyetlerinde mürebbiyâne birer tuğrâ-i ehadiyet koymak‥
Hem zerrât‑ı taamiyeyi hüceyrât-ı bedeniyenin imdâdına ve nebâtâtı hayvanatın imdâdına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum vâlideleri iktidarsız yavruların muâvenetine hakîmâne, rahîmâne koşturmak, göndermek‥
Hem dâire‑i kehkeşândan ve manzûme-i şemsiyeden ve anâsır-ı arziyeden, tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sünbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil dâireler gibi cüz'î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü san'at ve aynı fiil ve kemâl-i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedâhet derecesinde isbât eder ki:
Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir‥ herşeyde sikkesi var.
Hem de, hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hâzırdır.
Hem güneş gibi; herşey O’ndan uzak, O ise herşeye yakındır.
Hem dâire‑i kehkeşân ve manzûme-i şemsiye gibi en büyük şeyler O’na ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvât, kalbdeki hâtırât O’ndan gizlenmez; tasarrufundan hariç kalmaz.
Hem herşey ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük en az bir şey gibi O’na kolaydır ki; sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mâhiyetinde ve bir ağacı bir bahçe sûretinde ve bir bahçeyi bir bahar san'atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde sühûletle icâd eder.
Ve san'atça çok kıymetdâr şeyleri, bize çok ucuz verir, ihsân eder. İstediği fiat ise, bir “Bismillâh” ve bir “Elhamdülillâh”dır. Yani, o çok kıymetdâr ni'metlerin makbûl fiatları, başta “Bismillâhirrahmânirrahîm” ve âhirinde “Elhamdülillâh” demektir.
Bu Dördüncü Hakikat dahi Risale‑i Nurda izâh ve isbât edildiğinden, bu kısacık işâretle iktifâ ediyoruz.
Bizim seyyahın ikinci menzilde gördüğü
Beşinci Hakikat
Kâinâtın mecmûunda ve erkânında ve eczâsında ve her mevcûdunda bir intizam‑ı ekmelin bulunması‥ ve o memleket-i vâsianın tedvîr ve idaresine medâr olan ve hey'et-i umumiyesine taalluk eden maddeler ve vazifedârlar birer vâhid olması‥ ve o haşmetli şehir ve meşherde tasarruf eden isimler ve fiiller, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet ve vâhid ve her yerde aynı isim ve aynı fiil olmakla beraber, herşeyi veya ekser eşyayı ihâtaları ve şümûlleri‥ ve o zînetli sarayın tedbirine ve şenlenmesine ve binasına medâr olan unsurlar ve nev'iler, birbiri içinde ve birer ve bir mâhiyet-i vâhide ve her yerde aynı unsur ve aynı nev'i bulunmakla beraber, zeminin yüzünü ve ekserîsini intişar ile ihâta etmeleri‥ elbette bedâhetle ve zarûretle iktiza eder ve delâlet eder ve şehâdet eder ve gösterir ki:
Bu kâinâtın sâni'i ve müdebbiri ve bu memleketin sultanı ve mürebbîsi ve bu sarayın sâhibi ve bânîsi birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Misli ve nazîri olamaz ve veziri ve muîni yoktur. Şerîki ve zıddı olamaz. Aczi ve kusuru yoktur.
Evet, intizam tam bir vahdettir; bir tek nazzâmı ister. Münâkaşaya medâr olan şirki kaldırmaz…
Mâdem bu kâinâtın hey'et‑i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî deverânından tâ insanın sîmâsına ve başının duygular manzûmesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvâtın deverânına ve cereyanına kadar, küllî olsun cüz'î olsun herbir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. Elbette, bir Kadîr-i Mutlak’tan ve bir Hakîm-i Mutlak’tan başka hiçbir şey, kasd ve icâd sûretiyle elini hiçbir şeye uzatamaz ve karışamazlar. Belki yalnız kabûl ederler, mazhar ve münfail olurlar.
Ve mâdem tanzim etmek ve bilhassa gayeleri takib etmek ve maslahatları gözeterek bir intizam vermek, yalnız ilim ve hikmetle olur ve irâde ve ihtiyar ile yapılır‥ elbette ve her hâlde, bu hikmet‑perverâne intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârâne çeşit çeşit hadsiz intizamât-ı mahlûkat, bedâhet derecesinde delâlet ve şehâdet eder ki; bu mevcûdâtın Hàlık’ı ve Müdebbiri birdir, fâildir, muhtardır. Herşey O’nun kudretiyle vücûda gelir, O’nun irâdesiyle birer vaziyet-i mahsûsa alır ve O’nun ihtiyarıyla bir sûret-i muntazama giyer.
Hem, mâdem bu misâfirhâne‑i dünyanın sobalı lambası birdir ve rûznâmeli kandili birdir ve rahmetli süngeri birdir ve ateşli aşçısı birdir ve hayatlı şurubu birdir ve himâyetli tarlası birdir… Bir‥ bir‥ bir‥ tâ binbirler kadar… Elbette, bu bir birler bedâhetle şehâdet eder ki; bu misâfirhânenin Sâni'i ve Sâhibi birdir. Hem gayet kerîm ve misâfir-perverdir ki: Bu yüksek ve büyük memurlarını, zîhayat yolcularına hizmetkâr edip istirahatlerine çalıştırıyor.
Hem mâdem dünyanın her tarafında tasarruf eden ve nakışları ve cilveleri görünen “Hakîm, Rahîm, Musavvir, Müdebbir, Muhyî, Mürebbî” gibi isimler ve “hikmet ve rahmet ve inâyet” gibi şe'nler ve “tasvir ve tedvîr ve terbiye” gibi fiiller birdirler. Her yerde aynı isim, aynı fiil birbiri içinde, hem nihâyet mertebede, hem ihâtalıdırlar. Hem birbirinin nakşını öyle tekmîl ederler ki; güyâ o isimler ve o fiiller ittihâd edip, kudret ayn‑ı hikmet ve rahmet‥ ve hikmet ayn-ı inâyet ve hayat oluyor.
Meselâ, hayat verici ismin bir şeyde tasarrufu göründüğü ânda, yaratıcı ve tasvir edici ve rızık verici gibi çok isimlerin aynı ânda, her yerde, aynı sistemde tasarrufâtları görünüyor. Elbette ve elbette ve bedâhetle şehâdet eder ki; o ihâtalı isimlerin müsemmâsı ve her yerde aynı tarzda görünen şümûllü fiillerin fâili birdir; tektir, Vâhiddir, Ehaddir. Âmennâ ve saddaknâ!
Hem mâdem masnûâtın maddeleri ve mâyeleri olan unsurlar zemini ihâta ederler. Ve mahlûkattan – vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan – nev'ilerin herbiri bir iken rû‑yi zeminde intişar edip istilâ ederler. Elbette bedâhetle isbât eder ki; o unsurlar (müştemilâtıyla) ve o nev'iler (efrâdıyla) bir tek Zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr’in masnû'ları ve hizmetkârlarıdır ki: O koca istilâcı unsurları, gayet itâatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nev'ileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder.
Bu hakikat dahi Risaletü'n‑Nurda isbât ve izâh edildiğinden, burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz. Bizim yolcu, bu beş hakikatten aldığı feyz-i îmânî ve zevk-i tevhidî neş'esiyle müşâhedâtını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine diyor:
Bak kitab‑ı kâinâtın safha-i rengînine!
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta‑i muzlim çeşm-i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.
Hem bil ki:
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u hâdisât-ı dehrdir a'sâr-ı nâ-ma'dûd.
Yazılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hem dinle:
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ
نَعَمْ ؛ وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek “Evet, evet” dediler.
İşte dünya misâfiri ve kâinât seyyahının ikinci menzilde müşâhede ettiği beş hakikat‑i tevhidiyeye kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ikinci bâbında, ikinci menzile ait böyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ ف۪ي وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْكِبْرِيَاءِ وَالْعَظَمَةِ فِي الْكَمَالِ وَالْاِحَاطَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ظُهُورِ الْاَفْعَالِ بِالْاِطْلَاقِ وَعَدَمِ النِّهَايَةِ، لَا تُقَيِّدُهَا اِلَّا الْاِرَادَةُ وَالْحِكْمَةُ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ ا۪يجَادِ الْمَوْجُودَاتِ بِالْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي السُّرْعَةِ الْمُطْلَقَةِ، وَخَلْقُ الْمَخْلُوقَاتِ بِالسُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ فِي الْاِتْقَانِ الْمُطْلَقِ، وَاِبْدَاعُ الْمَصْنُوعَاتِ بِالْمَبْذُولِيَّةِ الْمُطْلَقَةِ ف۪ي غَايَةِ حُسْنِ الصَّنْعَةِ وَغُلُوِّ الْقِيْمَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ وُجُودِ الْمَوْجُودَاتِ عَلٰى وَجْهِ الْكُلِّ وَالْكُلِّيَّةِ وَالْمَعِيَّةِ وَالْجَامِعِيَّةِ وَالتَّدَاخُلِ وَالْمُنَاسَبَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ حَق۪يقَةِ الْاِنْتِظَامَاتِ الْعَامَّةِ الْمُنَافِيَةِ لِلشِّرْكَةِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ وَحْدَةِ مَدَارَاتِ تَدَاب۪يرِ الْكَائِنَاتِ الدَّالَّةِ عَلٰى وَحْدَةِ صَانِعِهَا بِالْبَدَاهَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْاَسْمَاءِ وَالْاَفْعَالِ الْمُتَصَرِّفَةِ الْمُح۪يطَةِ
وَكَذَا وَحْدَةُ الْعَنَاصِرِ وَالْاَنْوَاعِ الْمُنْتَشِرَةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ عَلٰى وَجْهِ الْاَرْضِ