Birincisi
Risale‑i Nura tasrîh eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً fıkrasından sonra Süryânî lisânıyla Esmâ‑i Hüsnâ’dan istimdâd ve suver-i Kur'âniye ile bir münâcât yapıyor. Tam otuzüç sûrelerle öyle garîb ve mânidâr bir tarzda zikrediyor ki; bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda İmâm-ı Ali’nin (Radıyallahu Anh) Âyetü'l-Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ’ı bitirdiğim aynı vakitte – i'tikàdımca bana acele bir mükâfât ve bir ücret olarak – geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi:
İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmûundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işâret derecesinde remzedip îmâ ediyor. Eğer sarîh bir sûrette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münâfî olduğu cihetle) Hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrîh edecekti. Meselâ; sûreleri ta'dâd ederken, yirmibeşinciye geldiği vakit diyor ki:
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَسَائِلٍ❋ وَبِسُورَةِ التَّهْم۪يزِ وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ
وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى❋ وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً❋ عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَار۪ي وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerâmetiyle ve kıyâmet ve haşri isbât eden hàrika hüccetleriyle iştihâr eden Yirmidokuzuncu Söz’e Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), zikir ve ta'dâd ettiği sûrelerin yirmidokuzuncu mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona işâret eder. Çünkü, kıyâmet kopmasından gayet dehşetli haber veren اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Sûresi’ne tam mutâbık bir sûrette o Yirmidokuzuncu Söz, kıyâmetin ve harâb‑ı âlemin ve mevt-i dünyanın ve hayat-ı âhiretin ve ihyâ-yı emvâtın kat'î hüccetlerini beyân ederken, bu sûrenin dehşetli tasvirini zikretmesi; hem mânâda, hem Yirmidokuzuncu Mertebede tetâbukları o işâreti isbât eder.
Hem, tahavvülât‑ı zerrâtta boğulan maddiyûnları susturan ve zerrâtın tahavvülâtı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsâlsiz bir tarzda isbât eden “Otuzuncu Söz” nâmındaki Zerrât Risalesi’ne Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاkasemiyle ona işâret eder. Evet bu işârette lafzan ve sûreten Sûre‑i وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risale‑i Zerrât, birbirine müşâbehet ile beraber mânâ cihetiyle dahi münâsebet var. Çünkü, Sûre-i وَالذَّارِيَاتِ’ın başında tesâdüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat‑ı havâiye, gayet hikmetli ve vazifedâr olarak Rubûbiyetin tekvînî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifâde ettiği gibi, Risale‑i Zerrât dahi maddiyûnlar tarafından tesâdüfî ve intizamsız telâkki edilen harekât-ı zerrât dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedâr olduklarını gayet kuvvetli ve kat'î bürhânlar ile isbât ediyor.
Hem Mi'râc‑ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı delâil-i akliye ile gayet ma'kul ve kat'î bir sûrette isbât eden ve “Otuzbirinci Söz” nâmında ve mertebesinde bulunan Risale-i Mi'râc’a, Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) otuzbirinci mertebede Mi'râc-ı Ahmedî (asm) ve Kàb-ı Kavseyn’deki müşâhede ve mükâlemeyi sarîh bir sûrette başlayan Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى’nın başında bulunan وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى cümlesi ile sarâhate yakın bir tarzda o risaleye işâret eder ve Sûre‑i وَالطُّورِ’yi bırakarak وَالذَّارِيَاتِ’den sonra وَالنَّجْمِ Sûresi’ni zikretmesi bu işâreti kuvvetlendirir.
Hem Şakk‑ı Kamer Mu'cizesini münkirlere karşı kuvvetli deliller ile isbât eden Mi'râc Risalesi’nin zeyli bulunan “Şakk-ı Kamer Risalesi” nâmında otuzbirinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) Şakk-ı Kamer’i nass-ı sarîh ile zikreden Sûre-i اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ’den iktibas ederek, Otuzbirinci Mertebenin akabinde zikredilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fıkrasıyla sarâhate yakın işâret eder.
Ma'lûmdur ki; Risale‑i Nur başta otuzüç aded Sözler’dir ve Sözler nâmıyla yâd edilir. Fakat, Otuzüçüncü Söz müstakil değil, belki Otuzüç aded Mektûbat’tan ibarettir. Ve Mektûbat nâmıyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektûb dahi müstakil değil, belki otuzbir aded Lem'alar’dan mürekkebdir. Ve Lem'alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuzbirinci Lem'a dahi müstakil olmamış, o da inşâallâh otuzbir aded Şuâlardan mürekkeb olacak. El-Âyetü'l-Kübrâ yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâ’lardır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuzikinci Söz’dür. Hem Risale-i Nurun yıldızları içinde bir güneş hükmünde şâkirdlerince telâkki edilen Otuzikinci Söz nâmındaki Üç Mevkıflı risale-i hàrika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem'iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur'ânın çok sûreleriyle birden Otuzikinci Mertebede وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً kasemiyle Otuzikinci Mertebede bulunan o câmi' risaleye işâret eder.
Risale‑i Nurun Otuzüçüncü Söz’ü ise, bundan evvel beyân ettiğimiz gibi otuzüç aded mektûblardan ibaret ve Mektûbat nâmında otuzüç kitab ve yüzden ziyâde risalelerdir. İşte Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) Otuzüçüncü Mertebede ve kaseminde Otuzüçüncü Söz’ün eczâları olan o yüz on kitab ve Mektûbat’a birden işâret etmek için yüz on semâvî suhuf nâmında yüz on muhtasar kitaplar ve O büyük mukaddes kitaplardan istimdâd mânâsında olan şu: فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي ❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ kelâmıyla işâret eder.
Ma'lûmdur ki; ilm‑i belâğatta ve fenn-i beyânda uzak ve gizli mânâlara delâlet etmek için “karîne” tâbir ettikleri emârelerden ve münâsebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mânâ ve gizli ve işârî olan bir mefhûm, karînenin kuvvetine göre sarîh ve zâhir mânâsı gibi kabûl edilir. İşte bu kaideye binâen, bu işârî mânâların herbirisine müteaddid karîneler, emâreler bulunduğu gibi, sâir arkadaşları da ona karîneler olur. Risale-i Nurun mecmûundan haber veren sarîh fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karînedir.