Fâtiha‑i Şerîfe’nin Bir Muhtasar Hülâsası
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de Muvakkat Pek Az Bir Zamanda Tecridden Temâsa Naklimde Verilen Yalnız Bir tek Dersin İkinci Kısmı
Hapiste Nur şâkirdlerine kısacık bir ders nümûnesidir. O da şudur:
Fâtiha‑i Şerîfe denizinden bir katre ve güneşindeki elvân-ı seb'a, yani ziyâsındaki yedi renginden bir tek lem'a beyân etmeyi, namazdaki Fâtiha kalbe emretti. Gerçi Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmında, hususan “Na'büdü” nun’undaki seyahat‑ı hayâliye ve Rumûz-u Semâniye’de ve İşârâtü'l-İ'câz Tefsiri’nde ve sâir Nur eczâlarında bu kudsî hazinenin çok tatlı ve güzel nüktelerini yazmışız. Fakat o pek şirin hülâsa-i Kur'âniye’den yalnız îmânın rükünlerine ve hüccetlerine işârâtını, gayet kısa bir muhtasar hülâsasını birinci kısımdaki tarz-ı ifâde gibi, kendim namazdaki tefekkürümü yazmasına bir cihette mecbur oldum. ﷽ kelimesini Nurun iki‑üç risalelerine havâle edip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ’den başlıyorum.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ…الخ
Birinci Kelime
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ’dır.
Bundaki hüccet‑i îmâniye’ye gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta medâr‑ı hamd ve şükür olan kasdî in'âmlar ve ni'metler, hususan kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdâlı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsânlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyâfetler zemin yüzünü, belki kâinâtı doldurmuş. Onların fiatı dahi; başta Bismillâh, âhirde Elhamdülillâh, ortada ni'mette in'âmı hissetmek ve Rabbini onun ile tanımaktır.
Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak! Ne kadar şeylere, ni'metlere muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyâs eyle.
İşte bu umumî in'âmlar mukâbilinde hâl ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat'î bir sûrette bir Ma'bûd‑u Mahmûd, bir Mün'im-i Rahîm’in mevcûdiyetini ve umumî rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İkinci Kelime
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinâtta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinâtlar, ekserî birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şerâiti ayrı ayrı olduğu hâlde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki; bütün kâinât bir sahife gibi her ân nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem‑i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir bir nihâyetsiz rubûbiyet içinde nihâyetsiz bir ilim ve hikmet ve ihâtalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyâl kâinâtları idare eden bir Rabbü'l-Âlemîn’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine küllî ve cüz'î şehâdetler‥ zerreler ve zerrelerden terekküb eden mevcûdlar adedince hadsiz, nihâyetsiz şehâdetler, her ân ve zaman geliyorlar.
Zerrât tarlasından tâ manzûme‑i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşân dâiresine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinât hey'et-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rubûbiyet, aynı hikmet ile beraber idare ve terbiye eden bir rubûbiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azâba kendini müstehak eder ve merhamete liyâkatini selbeder.
Üçüncü Kelime
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, kâinâtta hadsiz rahmetin mevcûdiyeti ve hakikati aynen güneşin ziyâsı gibi görünür. Ve ziyânın güneşe kat'î şehâdeti misillû, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân‑ı Rahîm’e şehâdet eder. Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a Rezzâk mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk-ı Rahîm’i gösterir ki; zerre kadar şuûru bulunan tasdike mecbur olur.
Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezâda, ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hàrika bir tarzda hiçten ve mütemâsil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor.
Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zaîf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir.
Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.
Ve sâir hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb‑ı kevser gibi hoş, mugaddî, sâfî, hàlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdâdlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir.
Ve bir nev'i rızık isteyen umum ağaçlara, münâsib rızıklarını onlara pek hàrika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nev'i maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, rûhlarına dahi pek geniş bir sofra‑i erzâk onlara ihsân ediliyor.
Güyâ kâinât, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve ni'metler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisânlar ile bir Rahmân‑ı Rezzâkı, bir Rahîm-i Kerîmi bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse: “Bu dünyadaki musîbetler, çirkinlikler, şerler; o ihâtalı rahmete münâfîdir, bulandırıyor.”
Elcevab: Risale‑i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suâle tam cevab verilmiş. Onlara havâle ile, kısacık bir işâreti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcûdun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet‑i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kàbiliyetsizlere ve yanlış mübâşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür.
Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcûd, o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sâir neticeleri vücûd bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husûl bulur. Demek bir tek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyetteki rahmete muhâlif düşer.
Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nev'ilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû‑i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ, elini ateşe soksa, ateşin hilkatinde rahmet yoktur dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzîb edip ağzına vurur.
Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinâtta cereyan eden rahmâniyet ve hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına mikyâs ve mehenk ve mîzan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinâtı, ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât sûretinde görür.
Fakat îmân gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir Cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libâsları birbiri üstüne giymiş, dâima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan‑ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinât-ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem-i asğar müşâhede eder. Bütün rûh u canıyla: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِder.
Dördüncü Kelime
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ’dir.
Hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
Bu dersin birinci kısmının âhirinde وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ hüccetine ve haşir ve âhirete şehâdet eden bütün deliller, aynen مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ’in işâret ettiği îmânî ve geniş hakikate şehâdet ederler.
Sâniyen
Onuncu Söz’ün âhirinde denildiği gibi; bu kâinât Sâni'inin sermedî rubûbiyeti, rahmeti, hikmeti, ezelî, ebedî cemâli, celâli, kemâli ve nihâyetsiz sıfatları ve yüzer isimleri âhireti kat'î bir sûrette istediği gibi; Kur'ân, binler âyât ve bürhânları ile ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, yüzer mu'cizât ve hüccetleriyle ve bütün Enbiyâ Aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehâdet ettikleri dâr‑ı âhiretteki hayat-ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş'et eden bir manevî Cehennem’e atar, dâima azâb çeker.
Rehber’de izâh edildiği gibi, bütün geçmiş ve gelecek zamanlar ve mahlûklar ve kâinâtlar, zevâl ve firâklarıyla mütemâdiyen onun rûh ve kalbine hadsiz elemleri yağdırıyorlar, Cehennem’e gitmeden evvel Cehennem azâbını çektiriyorlar.
Sâlisen
يَوْمِ الدّ۪ينِ remziyle büyük ve kuvvetli bir hüccet‑i haşriyeye işâret eder. Fakat bu makamda birden bir hâl, o hücceti başka zamana te'hirine sebeb oldu; belki de ona daha ihtiyaç kalmadı. Çünkü; Nur Risaleleri, geceden sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi kat'iyyetinde yüzer kuvvetli hüccetlerle haşir ve neşrin sabahını, baharını isbât etmişler.
Beşinci Kelime
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ’dir.
Bundaki hüccete işâretten evvel hakikatli bir seyahat‑ı hayâliyeyi Yirmidokuzuncu Mektûb’un izâhına binâen kısaca beyân etmek kalbe geldi. Şöyle ki:
Bir zaman, Kur'ânın mu'cizelerini ararken; Risale‑i Nurda, hususan İşârâtü'l‑İ'câz tefsir‑i Nurîde ve Rumûz‑u Semâniye’de beyânları gibi, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyette dört-beş mu'cize ve ihbar-ı gaybîyi, hattâ اَلْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ cümlesinde bir tarihî mu'cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i'câz lem'alarını ve bazı harflerinde mu'cizâne nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fâtihayı okurken نَعْبُدُ ‥ نَسْتَع۪ينُ’deki (ن) nun’un bir mu'cizesini bana bildirmek için bir suâl kalbime geldi: Neden اَعْبُدُ ‥ اَسْتَع۪ينُ yani: “Ben ibâdet ve istiâne ederim” denilmedi? Nun‑u mütekellim-i maa'l-gayr ile, yani: “Biz sana ibâdet ve istiâne ederiz.” demiş?
Birden o nun kapısıyla bir seyahat‑ı hayâliye meydânı açıldı. Namazdaki cemâatin azîm sırrını ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu'cize olduğunu şühûd derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:
Ben, o zaman İstanbul’da Bayezid Câmii’nde namaz kılarken, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ dedim. Baktım, o câmideki cemâat, benim gibi diyerek bu da'vâma ve اِهْدِنَا’daki duâma tamamen iştirâk edip tasdik ettikleri zamanda, bir perde daha açıldı. Gördüm ki; İstanbul’un bütün mescidleri, büyük bir Bayezid hükmüne geçtiler. Aynen benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ deyip benim da'vâlarıma ve duâlarıma imza basıyorlar, âmîn diyorlar. Ve bana bir nev'i şefâatçi sûretini almaları içinde, hayâlime bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; Âlem‑i İslâm, büyük bir mescid sûretini aldı. Mekke, Kâbe mihrab hükmüne geçti. Bütün namaz kılan Müslümanların safları, dâirevî bir tarzda o kudsî mihraba teveccüh ederek, benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ❋ اِهْدِنَا deyip, herbiri; umum nâmına hem duâ, hem da'vâ, hem tasdik eder; hem onları, kendine şefâatçi yapar. Hem, “bu kadar azîm bir cemâatin yolu, da'vâsı yanlış olamaz ve duâsı reddedilmez; şeytânî vesveseleri tard eder” diye düşünürken ve namazda cemâatin büyük menfaatlerini bilmüşâhede tasdik ederken, bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; kâinât, bir câmi‑i ekber ve bütün mahlûkat tâifeleri, bir salât-ı kübrâda cemâat ile herbiri kendine mahsûs bir ibâdetle ve hâl dili ile bir nev'i namaz kılıyorlar gibi Ma'bûd-u Zülcelâl’in muhît rubûbiyetine karşı çok geniş bir ubûdiyetle mukàbele için herbiri umumun şehâdetlerini ve tevhidlerini tasdik eder ki, aynı neticeyi isbât tarzında vaziyet alıyorlar diye müşâhede ederken, birden bir perde daha açıldı.
Gördüm ki; nasıl bir insan‑ı ekber olan kâinât, lisân-ı hâl ve çok eczâları, isti'dâd ve ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla ve zîşuûr mevcûdâtları, lisân-ı kàl ile اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyorlar ve Hàlık’ının merhametkârâne rubûbiyetine karşı ubûdiyetlerini gösteriyorlar; aynen öyle de, birer küçücük kâinât hükmünde o cemâat‑i uzmâda herbir arkadaşımın cesedi gibi benim cesedimdeki zerreler ve kuvveler ve duygularım dahi Hàlık’ının rubûbiyetine karşı itâat ve ihtiyaçlarının lisân-ı hâliyle اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyerek emir ve İrâde‑i İlâhiye’ye göre hareket ettiklerini ve her ânda Hàlıklarının inâyetine ve rahmetine ve yardımına muhtaç olduklarını gösteriyorlar gördüm.
Hem namazdaki cemâatin kudsî sırrını, hem nun’un güzel mu'cizesini hayretle müşâhede edip, nun kapısıyla girdiğim gibi çıktım, Elhamdülillâh dedim. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ cümlesini, o üç cemâatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım. Şimdi mukaddime bitti, sadede geliyoruz.اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ’in işâret ettikleri hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evvelâ
Biz, gözümüzle görüyoruz: Kâinâtta, hususan zemin yüzünde; dehşetli ve dâimî bir fa'âliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rubûbiyet‑i mutlaka hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kàlen istimdâdlarına ve duâlarına kemâl-i hikmet ve inâyet ile imdâd ve herbirine fiilen cevab vermek tezâhürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir ma'bûdiyet-i âmmenin tecelliyâtı; umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan tâifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibâdetlerine mukàbelesini akl-ı selîm ve îmân gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermânlar ve Enbiyâlar haber veriyorlar.
Sâniyen
نَعْبُدُ nun’unun remziyle mukaddimede mezkûr üç cemâatten herbiri ve umumu, beraber, çeşit çeşit, fıtrî ve ihtiyarî ibâdetlerle meşgul olmaları; şeksiz, bedâhetle bir ma'bûdiyete karşı şâkirâne bir mukàbele ve bir Ma'bûd‑u Mukaddes’in mevcûdiyetine hadsiz ve şüphesiz bir şehâdettir.
Ve نَسْتَع۪ينُ nun’unun remziyle mezkûr üç cemâatin, yani mecmû‑u kâinâttan tâ bir ceseddeki zerrelerin cemâatinden herbir tâifenin, herbir ferdin fiilî ve hâlî istiâneleri ve duâları var. Ve onların muâvenetlerine koşan ve duâlarına kabûl ile cevab veren bir şefkatli müdebbire, şüphesiz şehâdet eder. Meselâ: Yirmiüçüncü Söz’ün dediği gibi, zemindeki umum mahlûkatın üç nev'i duâları pek hàrika ve ümîdin haricinde kabûl olması, bir Rabb-i Rahîm ve Mucîb’e kat'î şehâdet eder.
Evet, tohumlar ve çekirdekler isti'dâd lisânıyla herbiri birer ağaç ve birer sünbüle olmayı Hàlık’ından isteyip duâları gözümüz önünde kabûl olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlûblarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün duâlarını gözümüz önünde kabûl eden ve imdâdlarına acîb ve şuûrsuz mahlûkatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hàlık-ı Kerîm’e zâhir şehâdet eder.
İşte bu iki kısma kıyâsen, lisân‑ı kàl ile edilen duâların bütün nev'ileri hususan Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) ve hàvâsların hàrika bir sûrette makbûliyeti, وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ’deki hüccet‑i vahdâniyete şehâdet eder.
Altıncı Kelime
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakîmidir. Aynen öyle de; maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakîmi ise en kısa ve en kolayıdır.
Meselâ: Risale‑i Nurda bütün muvâzeneleri ve küfür ve îmân yollarının mukayeseleri kat'î gösteriyorlar ki; îmân ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakîm ve kolaydır ve küfür ve inkâr yolları, gayet uzun ve müşkülâtlı ve tehlikelidir.
Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinâtta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve îmân ve tevhidin hakikatleri, bu kâinâta güneş gibi lâzım ve vâcibdir.
Hem, ahlâk‑ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, Sırat-ı Müstakîmde, istikamettedir.
Meselâ: Kuvve‑i akliye, hadd‑i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat veya tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker.
Ve kuvve‑i gadabiye, hadd‑i istikamet olan şecâati takib etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebânet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin, hatâsının cezası olarak dâimî vicdânî bir azâbı çeker.
Ve insandaki kuvve‑i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zâyi' etse; ifratla musîbetli, rezâletli fücûra, fuhşa ve tefritle humûda, yani; ni'metlerdeki zevk ve lezzetten mahrum düşer ve o manevî hastalığın azâbını çeker…
İşte bunlara kıyâsen, hayat‑ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyede – bütün yollarında – istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve Sırat-ı Müstakîmi kaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur.
Demek اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ pek çok câmi' ve geniş bir duâ, bir ubûdiyet olduğu gibi, bir hüccet‑i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir ta'lim-i ahlâka işâret eder.
Yedinci Kelime
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret:
Evvelâ
عَلَيْهِمْ kimlerdir? diye مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ âyeti beyân ederek, nev'‑i beşerde istikamet ni'metine mazhar dört tâifeyi beyân içinde, o tâifelerin reislerine, اَلنَّبِيّ۪ينَ ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ile Ebû Bekir‑i Sıddık’a (ra) وَالشُّهَدَٓاءِ ile Ömer, Osman, Ali’ye (Radıyallahu Anhüm) işâret edip; Peygamberden (asm) sonra Sıddık, sonra Ömer, Osman, Ali (Radıyallahu Anhüm) üçü hem şehîd, hem halife olacaklar diye, gaybî ihbarla bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Sâniyen
Nev'‑i beşerin en yüksek, en müstakîm, en sâdık bu dört tâifesi; Âdem (as) zamanından beri hadsiz hüccetler, mu'cizeler, kerâmetler, deliller, keşfiyâtlar ile bütün kuvvetleriyle da'vâ edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat-i tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşâhir-i insaniye, yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkâniyetlerini gösterip tevhid ve vücûb-u vücûd ve vahdet-i Hàlık gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icmâları öyle bir hüccettir ki; hiçbir şübheyi bırakmaz.
Acaba, kâinâtın ehemmiyetli netice‑i hilkati ve zeminin halifesi ve zîhayatların isti'dâdca en cem'iyetli ve yükseği olan nev'-i beşerin en müstakîmleri, en sâdık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtta reisleri olan mezkûr o dört tâifenin icmâ ve ittifakla îmân edip haber verdikleri ve kâinâtı bütün mevcûdâtıyla delil gösterip hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn i'tikàd ettikleri ve sarsılmaz kanâat getirdikleri bir hakikati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihâyetsiz bir azâba müstehak olmaz mı!
Sekizinci Kelime
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ’dir.
Bundaki hüccete kısa bir işârettir:
Evet, tarih‑i beşer ve Kütüb-ü Mukaddese, tevâtürlere ve küllî ve kat'î hâdisât ve ma'lûmât ve müşâhedât-ı beşeriyeye istinâden bil'ittifak, sarîh ve kat'î bir sûrette haber veriyorlar ki:
Sırat‑ı müstakîm ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vâkıâtta istimdâdlarına hàrika bir tarzda gaybî imdâd gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisâtta aynı zamanda gadab gelmesi ve semâvî musîbet başlarına inmesi, kat'î, şeksiz gösterir ki; bu kâinâtın ve içindeki nev'-i beşerin Hakîm ve Âdil ve Muhsin ve Kerîm ve Azîz ve Kahhâr bir Mutasarrıfı, bir Rabbi var ki; Nuh ve İbrahim, Mûsa ve Hûd ve Sâlih gibi (Aleyhimüsselâm) çok nebîlere pek hàrika bir sûrette tarihî ve geniş hâdiselerle muzafferiyet ve necâtları vermiş ve Semûd ve Âd ve Fir'avun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, Peygamberlere isyanlarına mukâbil dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semâvî musîbetler indirmiş.
Evet, Âdem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki cereyan‑ı azîm birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takib ile ni'met ve saâdet-i dâreyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salâhat ve îmân; kâinâtın hakîki güzelliğine ve intizam ve kemâline mutâbık olarak istikamette hareket ettiklerinden, hem kâinât sâhibinin lütûflarına, hem iki cihanın saâdetine mazhar olup beşeri, melekler derecelerine, belki fevkıne terakkî ettirmeğe vesile olarak dünyada îmân hakikatleriyle manevî bir Cennet, âhirette bir saâdet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp ifrat ve tefritle aklı bir vesile‑i azâb ve elemler toplayıcı bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp dünyada zulümlerine mukâbil gadab-ı İlâhî ve musîbet tokatlarını yemekle beraber, dalâleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinâtı bir hüzüngâh ve mâtemhâne-i umumiye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhâne ve gayet çirkin ve karışık görüp rûhu, vicdânı dünyada bir manevî Cehennem’de olup, âhirette dâimî bir azâb çekmeğe, kendini müstehak eder.
İşte, Fâtiha‑i Şerîfe’nin âhirinde اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ âyeti, bu iki cereyan‑ı azîmi ders veriyor. Ve Risale-i Nurdaki bütün muvâzenelerin menba'ı ve esâsı ve üstadı, bu âyettir. Mâdem yüzer muvâzenelerle Nurlar, bu âyeti tefsir etmişler; biz dahi izâhını ona havâle ederek, bu kısa işâretle iktifâ ederiz.
Dokuzuncu Kelime
اٰم۪ينَ’dir.
Buna kısacık bir işâret:
Mâdem نَعْبُدُ‥ نَسْتَع۪ينُ’deki nun; üç cemâat‑i azîmeyi, bilhassa âlem-i İslâm câmiindeki muvahhidîn cemâatini, hususan o vakit namazda bulunan milyonlar cemâatini bize gösterip bizi içlerinde bulunduruyor ve duâlarına ve söylediklerimizi aynen söylemeleriyle tasdiklerine ve bir nev'i şefâatlerine hissedar olmamıza yol açıyor; biz dahi, bu “Âmîn” kelimesiyle o cemâat‑i muvahhidîn ve musallînin duâlarına yardım ve da'vâlarına tasdik ve şefâatlerinin ve istiânelerinin makbûliyetine o “Âmîn” ile bir ricâ etmemizle, bizim cüz'î ubûdiyet ve duâ ve da'vâmızı, küllî, geniş bir ubûdiyete çevirip, küllî umumî rubûbiyete mukàbele ettirir.
Demek uhuvvet‑i îmâniye ve vahdet-i İslâmiye sırrıyla, her namaz vaktinde Âlem-i İslâm mescidinde milyonlarla efrâdı bulunan bir cemâatin râbıta-i vahdet itibariyle ve manevî radyolar vâsıtasıyla Fâtiha’daki “Âmîn”, külliyet kesbeder, milyonlarla “Âmîn”ler hükmüne geçebilir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ