İkinci Makam
Tevhidi ve vahdâniyeti ve vahdeti, kat'î bir sûrette iktiza ve istilzam ve icâb eden ve şirki ve iştirâki kabûl etmeyen ve müsâade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binler bürhânlar Risale‑i Nurda tafsîlen isbât edildiğinden, burada muktazîlerin üç adedine icmâlen işâret edilecek.
Birincisi
Bu kâinâtta, göz ile görünen hakîmâne ef'âlin ve basîrâne tasarrufâtın şehâdetiyle bu masnûât, bir Hâkim‑i Hakîm’in, bir Kebîr-i Kâmilin hududsuz sıfât ve isimleriyle ve nihâyetsiz mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icâd ediliyor.
Evet, bir hads‑i kat'î ile bu eserlerden O Sâni'in; hem rubûbiyet-i âmme derecesinde hâkimiyeti ve âmiriyeti‥ hem ceberûtiyet-i mutlaka derecesinde kibriyâsı ve azameti‥ hem ulûhiyet-i mutlaka derecesinde kemâli ve istiğnâsı‥ hem hiçbir kayd altına girmeyen ve hiçbir hadd-i nihâyet bulunmayan fa'âliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat'î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriyâ ve kemâl ve istiğnâ ve ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizlik ve hadsizlik ise, vahdeti istilzam edip, iştirâke zıttırlar.
Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdete şehâdetleri ise; Risale‑i Nurun çok yerlerinde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiş. Hülâsatü'l-hülâsası şudur ki:
Hâkimiyetin şe'ni ve muktezâsı istiklâliyet ve infiraddır ve gayrın müdâhalesini reddir. Hattâ aczleri için muâvenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrın müdâhalesini red ve istiklâliyetini muhâfaza etmek için bir memlekette iki pâdişah, bir vilâyette iki vâli, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc olur; ihtilâl başlar, intizam bozulur.
Mâdem, hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muâvenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdâhale‑i gayrı ve iştirâki reddedip kabûl etmezse; elbette aczden münezzeh bir Kadîr-i Mutlak’ta, rubûbiyet sûretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştirâki ve müdâhale-i gayrı kabûl etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm ve i'tikàd edenleri gayet hiddetle dergâhından tardeder. İşte, Kur'ân-ı Hakîm’in, ehl-i şirk aleyhinde gayet şiddet ve hiddetle beyânâtı bu mezkûr hakikatten ileri geliyor.
Amma, kibriyâ ve azamet ve celâlin vahdete şehâdetleri ise; o dahi Risale‑i Nurda parlak bürhânlarıyla beyân edilmiş. Burada gayet muhtasar bir meâline işâret edilecek.
Meselâ: Nasıl ki, güneşin azamet‑i nuru ve kibriyâ-yı ziyâsı, perdesiz ve yakınında bulunan başka zaîf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve te'sir vermediği gibi, öyle de, kudret-i İlâhiye’nin azamet ve kibriyâsı dahi, ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icâdı, hiçbir hakîki te'siri vermez. Ve bilhassa kâinâttaki bütün makàsıd-ı Rabbâniye’nin temerküz ettiği yeri ve medârları olan zîhayat ve zîşuûrları başkalara havâlesi kàbil değil.
Hem hilkat‑i insaniyenin ve hadsiz envâ'-ı ni'metin icâdındaki gayelerin tezâhür ettiği yerleri, menşe'leri olan zîhayatların cüz'iyâtındaki ahvâl ve semerâtı ve neticeleri başka ellere havâlenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayat, cüz'î bir şifâsı veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenâb-ı Hak’tan başkasına hakîki minnetdâr olmak ve başkasına perestişkârâne medih ve senâ etmek, rubûbiyetin azametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyâsına ilişir ve ma'bûdiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur; celâlini müteessir eder.
Amma, kemâlin sırr‑ı vahdete işâreti ise; yine Risale‑i Nurda çok parlak bürhânlarıyla beyân edilmiştir. Gayet muhtasar bir meâli şudur ki:
Semâvât ve arzın hilkati, bilbedâhe gayet kemâlde bir kudret‑i mutlakayı ister. Belki, herbir zîhayatın acâib cihâzâtı dahi kemâl-i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczden münezzeh ve kayıttan müberrâ bir kudret-i mutlakadaki kemâl ise, elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa, kemâline nâkìsa ve ıtlâkına kayıt konmak ve nihâyetsizliğine nihâyet vermek ve en kavî bir kudreti en zaîf bir acze sukùt ettirmek ve nihâyetsiz bir kudrete, nihâyetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenâhî ile nihâyet vermek lâzım gelecek. Bu ise, beş vecihle muhâl içinde muhâldir.
Amma, ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizliğin vahdete şehâdetleri ise; o dahi Sirâcü'n‑Nur Risalelerinde tafsîlen zikredilmiş. Bir muhtasar meâli şudur:
Mâdem, kâinâttaki ef'âlin herbiri, kendi eserinin etrafa istilâkârâne yayılması ile herbir fiilin ihâtasını ve ıtlâkını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıdsızlığını gösterir. Ve mâdem, iştirâk ve şirk ise; o ihâtayı inhisar altına ve o ıtlâkı kayd altına ve o hadsizliği had altına alıp ıtlâkın hakikatini ve ihâtanın mâhiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhît olan o ef'âlde iştirâk muhâldir, imkânı yoktur.
Evet, ıtlâkın mâhiyeti iştirâke zıttır. Çünkü, ıtlâkın mânâsı, hattâ mütenâhî ve maddî ve mahdûd bir şeyde dahi olsa, yine istilâkârâne ve istiklâldarâne etrafa, her yere yayılır, intişar eder. Meselâ: Hava ve ziyâ ve nur ve harâret, hattâ su, ıtlâka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Mâdem ıtlâk ciheti, cüz'îde dahi olsa, maddîleri, mahdûdları böyle müstevlî yapıyor. Elbette küllî bir ıtlâk‑ı hakîki, böyle hem nihâyetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hududsuz, hem kusurdan müberrâ olan sıfatlara öyle bir istilâ ve ihâta verir ki, şirk ve iştirâkin hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.
Elhâsıl: Kâinâtta görünen binlerle ef'âl‑i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esmâ-i İlâhiye’nin herbirinin hem hâkimiyeti, hem kibriyâsı, hem kemâli, hem ihâtası, hem ıtlâkı, hem nihâyetsizliği vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhânıdırlar.
Hem nasıl ki, bir fevkalâde kuvvet, fa'âliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil‑i Rubûbiyet ve herbir cilve-i esmâ-i Ulûhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eğer hâkimiyet-i âmme ve adâlet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcûdâtı istilâ edecekti. Meselâ: Kavak ağacını umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanında ve efrâdı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillû ağaçların kavağa bitişik olan cüz'î ferdlerini, o kavak nev'ini tamamen, birden zapteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istilâ etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın.
Evet, herbir nev'i mahlûkatta, belki herbir ferdde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinâtı istilâ ve bütün eşyayı zabt ve bütün mevcûdâtı hükmü altına alabilir bir mâhiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştirâki hiçbir cihette kabûl edemez, şirke meydân vermez.
Hem nasıl ki, bir meyvedâr ağacın sâhibi, o ağaçtan en ziyâde ehemmiyet verdiği ve alâkadarlık gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzat kalbleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklı varsa, o dallardaki meyveleri başkalara dâimî temlik edip, boş boşuna mâlikiyetini bozmaz. Aynen öyle de; şu kâinât denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebâtât ve hayvanat ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice‑i hilkatleri olan ubûdiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cem'iyetli çekirdekleri olan kalblerini ve zahr-ı kalb denilen kuvve-i hâfızalarını başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla Saltanat-ı Rubûbiyet’ini kırmaz ve kırmakla ma'bûdiyetini bozmaz.
Hem dâire‑i mümkinâtın ve kesretin en müntehâsında bulunan cüz'iyâtta, belki o cüz'iyâtın cüz'iyât-ı ahvâlinde ve keyfiyâtında makàsıd-ı rubûbiyet temerküz ettiğinden, hem de ma'bûdiyete uzanan ve Ma'bûd’a bakan minnetdârlıkların ve teşekkürâtların ve perestişliklerin menşe'leri onlar olduğundan, elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini ibtal etmez. Ve hikmetini ibtal etmekle ulûhiyetini iskàt etmez. Çünkü, mevcûdâtın icâdındaki en mühim makàsıd‑ı Rabbâniye, kendini zîşuûrlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ve minnetdârlıklarını kendine celbetmektir.
Bu ince sır içindir ki; şükrü ve perestişi ve minnetdârlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubûdiyeti intac eden rızık ve şifâ ve bilhassa hidayet ve îmân gibi dâire‑i kesretin en âhirindeki cüz'î ve küllî bu gibi fiiller ve in'âmlar, doğrudan doğruya kâinât Hàlık’ının ve umum mevcûdât Sultanının eseri ve ihsânı ve in'âmı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân tekrar ile meselâ: اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُاِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُوَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ gibi âyetlerle rızkı ve hidayeti ve şifâyı, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a veriyor ve onları ihsân etmek: “O’na mahsûs ve O’na münhasırdır.” diyor ve gayet şiddetle gayrın müdâhalesini reddediyor. Evet, ebedî bir dâr‑ı saâdeti kazandıran îmân ni'metini veren, elbette ve her hâlde o dâr-ı saâdeti halk eden ve îmânı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelâl’in ni'meti olabilir. Başkası bu derece büyük bir ni'metin mün'imi olarak ma'bûdiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.
Elhâsıl: Şecere‑i hilkatin en müntehâsındaki en cüz'î ahvâl ve semerât, iki cihetle tevhide ve vahdete işâret ve şehâdet ederler.
Birincisi: Rubûbiyetin, kâinâttaki maksadları onlarda tecemmu' ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilveleri ve zuhûrları ve taayyünleri ve hilkat-i mevcûdâtın neticeleri ve fâideleri onlarda ictimâ' ettiğinden, onların herbirisi, bu temerküz noktasından der: Ben bütün kâinâtı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim, eseriyim.
İkinci Cihet ise: O cüz'î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr‑ı kalb denilen insanın hâfızası, ekser envâ'ın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümûne haritası ve şecere-i kâinâtın bir manevî çekirdeği ve ekser esmâ-i İlâhiye’nin incecik bir âyinesi olduğu; hem o kalbin ve hâfızanın emsâlleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hâfızaların kâinât yüzünde müstevliyâne intişarları, elbette bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta bakar ve “Yalnız O’nun eseriyim ve O’nun san'atıyım.” derler.
Elhâsıl: Nasıl ki, bir meyve, faydalılığı cihetiyle, tamam ağacının mâlikine bakar. Ve çekirdeği cihetiyle, bütün o ağacın eczâ ve a'zâ ve mâhiyetine nazar eder. Ve bütün emsâlinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder: “Biz, biriz ve bir elden çıkmışız; bir tek Zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu O yapar.” derler. Öyle de: Dâire‑i kesretin nihâyetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan insanın yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet ve mâhiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, doğrudan doğruya bütün kâinâtı kabza-i Rubûbiyet’inde tutan Zâta bakar ve vahdetine şehâdet eder.
Vahdâniyetin İkinci Muktazîsi
Vahdette vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ve şirkte, imtina' derecesinde bir suûbet ve müşkülât bulunmasıdır. Bu hakikat ise; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın tâbirince Sirâcü'n‑Nur’un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektûb’da tafsîlen ve Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi’nde icmâlen gayet kat'î ve parlak bir sûrette isbât ve izâh edilmiş ve gayet kuvvetli bürhânlar ile gösterilmiştir ki:
Bütün eşya bir tek Zâta verilse; bu kâinâtın icâdı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşâsı, bir meyve kadar sühûletli ve bir baharın ibdâ'ı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efrâdı bulunan bir nev'in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkülâtsız olur. Eğer, şirk yolunda esbâb ve tabiata verilse; bir ferdin icâdı, bir nev'i, belki nev'iler kadar; ve bir çiçeğin hayatdâr ibdâ'ı ve techizi, bir bahar, belki baharlar kadar; ve bir meyvenin inşâ ve ihyâsı, bir ağaç, belki yüz ağaç kadar; ve bir ağacın icâd ve inşâ ve ihyâ ve idare ve terbiye ve tedbiri, kâinât kadar, belki daha ziyâde müşkül olur.
Mâdem Sirâcü'n‑Nur’da hakikat‑i hâl böyle isbât edilmiş ve mâdem, bilmüşâhede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet derecede san'atlı ve kıymetdârlık ile beraber nihâyet derecede bir mebzûliyet var. Ve herbir zîhayat fevkalâde mu'cizâne ve hàrika ve çok cihâzâtları bulunan birer makine-i acîbe olmakla beraber, sehàvet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür'at-i hàrika ile gayet derecede kolaylık ve sühûlet ve külfetsiz bir sûrette vücûda geliyorlar. Elbette bizzarûre ve bilbedâhe gösterir ki, o mebzûliyet ve o sühûlet, vahdetten ve bir tek Zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa, değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdârlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücûdları, icâdları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina' derecesinde suûbetli, müşkülâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihâzât ve şerâit-i hayatıyla vücûda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
Sirâcü'n‑Nur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat'iyyetle isbât edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zât‑ı Vâhid-i Ehade verilse, bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer, esbâba ve tabiata dahi hisse verilse, bir tek şeyin icâdı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalı olacak. Bu hakikatin bürhânlarını görmek istersen Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblara ve Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’lere ve tabiata dair Yirmiüçüncü ve ism-i a'zama dair Otuzuncu Lem'alara ve bilhassa Otuzuncu Lem'anın ism-i Ferd ve ism-i Kayyûm’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kere iki dört eder kat'iyyetinde bu hakikat isbât edilmiştir. Burada, o yüzer bürhânlarından bir tanesine işâret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın icâdı, ya ademden olur, ya terkîb sûretinde sâir anâsırdan ve mevcûdâttan toplanır. Eğer bir tek Zâta verilse, o vakit her hâlde O Zâtın herşeye muhît bir ilmi ve herşeye müstevlî bir kudreti bulunacak. Ve bu sûrette O’nun ilminde sûretleri ve vücûd‑u ilmîleri bulunan eşyaya vücûd-u haricî vermek ve zâhir bir ademden çıkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sûreti kağıt üstüne nakleden kolay ameliyât gibi gayet kolay bir sûrette Sâni'in ilminde plânları ve programları ve manevî mikdarları bulunan eşyayı, emr-i “kün feyekûn” ile adem-i zâhirîden vücûd-u haricîye çıkarır.
Eğer inşâ ve terkîb sûretinde olsa ve hiçten, ademden icâd etmeyip belki, anâsırdan ve etraftan toplamak sûretiyle yapsa, yine nasıl ki, bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efrâdlarının bir boru sadâsıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyâtı teshîl ve o vaziyeti muhâfaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi… Aynen öyle de; Sultan‑ı Kâinât’ın kumandası altındaki zerreler, O’nun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevlî kudretinin kanunlarıyla ve temâs ettikleri sâir mevcûdât dahi, O Sultanın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshîlâtçı olarak o zerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücûdunu teşkil etmek için ilmî ve kaderî birer manevî kalıp hükmünde bir mikdar-ı muayyen içine girerler, dururlar.
Eğer, eşya, ayrı ayrı ellere ve esbâba ve tabiat gibi şeylere havâle edilse, o hâlde bütün ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçbir sebeb hiçbir cihetten, hiçten, ademden icâd edemez. Çünkü, o sebebin muhît bir ilmi, müstevlî bir kudreti olmadığından, o adem ise, yalnız zâhirî ve haricî bir adem olmaz. Belki, adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise, hiçbir cihetle menşe'-i vücûd olamaz. Öyle ise, her hâlde terkîb edecek. Hâlbuki, inşâ ve terkîb sûretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkülâtla o mahsûs zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhâfaza etmek için – manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından – maddî ve tabîi bir kalıp, belki, a'zâları adedince kalıplar lâzımdır; tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatı teşkil etsinler.
İşte bütün eşya bir tek zâta verilmesi, vücûb ve lüzum derecesinde bir kolaylık ve müteaddid esbâba verilmesi, imtina' ve muhâl derecesinde müşkülâtlar bulunduğu gibi herşey Zât‑ı Vâhid-i Ehade verilse, nihâyet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymetdâr ve fevkalâde san'atlı ve çok mânidâr ve gayet kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda müteaddid esbâba ve tabiata havâle edilse, nihâyet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, san'atsız, mânâsız, kuvvetsiz olur. Çünkü, nasıl bir adam, askerlik haysiyetiyle bir kumandan-ı a'zama intisab ve istinâd ettiğinden, hem bir ordu onun arkasında – lüzum olursa – tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviyeyi, hem o kumandanın ve ordunun kuvveti onun ihtiyat kuvveti olmasıyla, kuvvet-i şahsiyesinden binler defa ziyâde maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menâbi'ini ve cephanesini – ordu taşıdığı için – kendisi taşımağa mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı kazandığından, o tek nefer, düşman olan bir müşîri esir ve bir şehri tehcir ve bir kaleyi teshìr edebilir. Ve eseri hàrika ve kıymetdâr olur. Eğer askerliği terkedip kendi kendine kalsa, o hàrika kuvve-i maneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu'cizekâr iktidarı birden kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi kuvvet-i şahsiyesine göre cüz'î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir. Ve eseri de o nisbette küçülür.
Aynen öyle de: Tevhid yolunda herşey Kadîr‑i Zülcelâl’e intisab ve istinâd ettiğinden, bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı mağlûb ettikleri gibi, tırnak gibi bir çekirdek dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât ve cihâzâtının menşe'i ve mahzeni bir tezgâh olmakla beraber, herbir zerre dahi, yüzbin san'atlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve sûretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri o intisab ve istinâd ile görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler gayet mükemmel ve san'atlı ve kıymetdâr olur. Çünkü, o eserleri yapan Zât, Kadîr-i Zülcelâl’dir; onların ellerine vermiş, onları perde yapmış. Eğer şirk yolunda esbâba havâle edilse; karıncanın eseri, karınca gibi ehemmiyetsiz ve zerrenin san'atı, zerre kadar kıymeti kalmaz ve herşey ma'nen sukùt ettiği gibi maddeten dahi o derece sukùt edecekti ki, koca dünyayı beş para ile kimse almazdı.
Mâdem hakikat budur ve mâdem herşey nihâyet derecede hem kıymetdâr, hem san'atlı, hem mânidâr, hem kuvvetli görünüyor; gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcûdâtı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp, yeniden ehemmiyetsiz müzahrefâtla doldurmak lâzım gelecek. Tâ ki, şirke yol açılabilsin.
İşte, İmâm‑ı Ali’nin (ra) tâbirince Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc olan Resâili'n‑Nurda tevhide dair beyân ve izâh edilen yüzler bürhânlardan bir tek bürhânın icmâlini işittin; ötekileri kıyâs edebilirsin.
Tevhidin Üçüncü Muktazîsi
Herşeyde, hususan zîhayat masnû'lardaki hilkat fevkalâde san'atkârâne olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev'in ve bir nev' bir kâinâtın bir küçük nümûnesi, bir misâl‑i musağğarası, bir muhtasar fihristesi, bir mücmel haritası, bir manevî çekirdeği ve ilmî düsturlar ile ve hikmet mîzanları ile kâinâttan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi' noktası ve mâyelik birer katresi olduğundan, onlardan birisini icâd eden Zât, her hâlde bütün kâinâtı icâd eden aynı Zâttır. Evet, bir kavun çekirdeğini halk eden Zât, bilbedâhe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhâl ve imkânsızdır.
Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki: Kanda herbir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan herbir küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâ, o derece şuûrkârâne cesed için muhâfaza ve iâşe hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmel erzâk memurlarından ve muhâfaza askerinden daha mükemmeldir. Ve cisimdeki hüceyrelerinin herbirisi, o derece muntazam muâmelâta ve vâridât ve sarfiyata mazhardır ki, en mükemmel bir cesedden ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatın ve nebâtâtın herbir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sînesinde öyle bir makineyi taşıyor ki, bütün hayvanları ve nebâtları icâd eden bir Zât, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sîne içinde yapabilir. Ve zîhayattan herbir nev'i, o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sâir nev'ilere münâsebetdârâne karışmış ki, bütün o envâ'ı birden icâd, idare, tedbir, terbiye etmeyen ve zemin yüzünü örten ve dörtyüz bin nebâtî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve san'atlı hayatdâr bir haliçeyi nesc ve icâd edemeyen, o tek nev'i icâd ve idare edemez. Daha bunlara başka şeyler kıyâs edilse, anlaşılır ki, kâinât mecmuası, halk ve icâd cihetinde tecezzî kabûl etmez bir külldür ve tedbir ve rubûbiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.
Bu Üçüncü Muktazî, Sirâcü'n‑Nur’un çok risalelerinde, hususan Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıfında o kadar kat'î ve parlak izâh ve isbât edilmiştir ki, güneşin akisleri gibi herşeyin âyinesinde bir bürhân‑ı vahdet temessül ve bir hüccet-i tevhid in'ikâs ediyor. Biz o izâha iktifâen burada o uzun kıssayı kısa kestik.