Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi
﷽
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ âyet‑i azîmenin ve اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ âyet‑i azîmin birer nüktesi ile, İsm-i A'zam veyâhut İsm-i A'zamın iki ziyâsından bir ziyâsı veya altı nurundan bir nuru olan “İsm‑i Hayy”ın bir cilvesi, Şevvâl‑i Şerîfte, Eskişehir Hapishânesinde, uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi ve çabuk o kudsî kuşu avlayamadık. Tebâüd ettikten sonra, hiç olmazsa bazı remizlerle o hakikat-i ekberin ve o nur-u a'zamın bazı şuâlarını muhtasaran göstereceğiz.
Birinci Remiz
İsm‑i Hayy ve ism-i Muhyî’nin bir cilve-i a'zamından olan “Hayat nedir? Ve mâhiyeti ve vazifesi nedir?” suâline karşı, fihristevâri cevab şudur ki:
Hayat: Şu kâinâtın en ehemmiyetli gayesi‥ hem en büyük neticesi‥ hem en parlak nuru‥ hem en latîf mâyesi‥ hem gayet süzülmüş bir hülâsası‥ hem en mükemmel meyvesi‥ hem en yüksek kemâli‥ hem en güzel cemâli‥ hem en güzel zîneti‥ hem sırr‑ı vahdeti‥ hem râbıta-i ittihâdı‥ hem kemâlâtının menşe'i‥ hem san'at ve mâhiyetçe en hàrika bir zîrûhu‥ hem en küçük bir mahlûku bir kâinât hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikati‥ hem güyâ kâinâtın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi, koca kâinâtın bir nev'i fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcûdâtla münâsebetdâr ve küçük bir kâinât hükmüne getiren en hàrika bir mu'cize-i Kudrettir.
Hem en büyük bir küll kadar, hayat ile küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi, küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve Rubûbiyet cihetinde kâinâtı tecezzî ve iştirâki ve inkısamı kabûl etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde hàrika bir San'at‑ı İlâhiye’dir.
Hem kâinâtın mâhiyetleri içinde Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb-u vücûduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine şehâdet eden bürhânların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli; Hem masnûât-ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymetdârı ve en ucuzu, en nezîhi ve en parlak ve en mânidâr bir nakş-ı san'at-ı Rabbâniye’dir.
Hem sâir mevcûdâtı kendine hàdim ettiren, nâzenîn, nâzdâr, nâzik bir cilve‑i Rahmet-i Rahmâniye’dir. Hem Şuûnât-ı İlâhiye’nin gayet câmi' bir âyinesidir. Hem Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok Esmâ-i Hüsnâ’nın cilvelerini câmi' ve rızık, hikmet, inâyet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tâbi eden; ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşe'i, mâdeni bir acûbe-i hilkat-i Rabbâniye’dir.
Hem hayat, bu kâinâtın tezgâh‑ı a'zamında öyle bir istihâle makinesidir ki, mütemâdiyen, her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakkî veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrât kafilelerine güyâ hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere, vazife görmek, nurlanmak, ta'limât yapmak için bir misâfirhâne, bir mekteb, bir kışladır. Âdeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu makine-i hayat vâsıtasıyla, bu karanlıklı ve fânî ve süflî olan âlem-i dünyayı latîfleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nev'i bekà veriyor, bâkî bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.
Hem hayatın iki yüzü; yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya dest‑i kudret-i Rabbâniye’den çıktığını âşikâre göstermek için, sâir eşya gibi zâhirî esbâbı, hayattaki tasarrufât-ı Kudrete perde edilmemiş bir müstesnâ mahlûktur.
Hem hayatın hakikati, altı erkân‑ı îmâniyeye bakıp, ma'nen ve remzen isbât eder. Yani; hem Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb-u vücûdunu ve hayat-ı sermediyesini‥ hem dâr-ı âhireti ve hayat-ı bâkiyesini‥ hem vücûd-u melâike‥ hem sâir erkân-ı îmâniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-i nurâniyedir.
Hem hayat, bütün kâinâttan süzülmüş en sâfî bir hülâsası olduğu gibi, kâinâttaki en mühim bir maksad‑ı İlâhî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı a'zamdır.
İşte, hayatın bu mezkûr yirmi dokuz ehemmiyetli ve kıymetdâr hàssalarını ve ulvî ve umumî vazifelerini nazara al. Sonra bak, Muhyî isminin arkasında, ism‑i Hayy’ın azametini gör. Ve hayatın bu azametli hàssaları ve meyveleri noktasından, ism-i Hayy, nasıl bir ism-i a'zam olduğunu bil.
Hem anla ki, bu hayat mâdem kâinâtın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdâr meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinât kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vâsıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat‑ı ebediye olduğu gibi; bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî’ye karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gayesidir.
Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini “Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne ni'metlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir cehâletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni'metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfaf ve tahkîr edip, dehşetli bir küfran‑ı ni'met ederler.
İkinci Remiz
İsm‑i Hayy’ın bir cilve-i a'zamı ve ism-i Muhyî’nin bir tecellî-i eltafı olan bu hayatın Birinci Remiz’deki fihristesi, zikredilen bütün mertebeleri ve vasıfları ve vazifeleri beyân etmek, o vasıflar adedince risaleler yazmak lâzım geldiğinden, Risale-i Nurun eczâlarında o vasıfların, o mertebelerin, o vazifelerin bir kısmı izâh edildiğinden, kısmen tafsilâtı, Risale-i Nura havâle edip, burada birkaç tanesine muhtasaran işâret edeceğiz.
İşte, hayatın yirmi dokuz hàssalarından yirmiüçüncü hàssasında şöyle denilmiştir ki: Hayatın iki yüzü de şeffâf, kirsiz olduğundan, esbâb‑ı zâhiriye, ondaki tasarrufât-ı kudret-i Rabbâniye’ye perde edilmemiştir. Evet, bu hàssanın sırrı şudur ki:
Kâinâtta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve şer ve çirkinlik gayet cüz'îdir ve vâhid‑i kıyâsîdirler ki; güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlerinin tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şer ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuûrların nazar-ı zâhirîsinde görünen, zâhirî çirkinlik ve fenâlık ve belâ ve musîbetten gelen küsmekler ve şekvâlar Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a teveccüh etmemek için; hem aklın zâhirî nazarında hasîs, pis görünen şeylerde, kudsî, münezzeh olan Kudretin bizzat ve perdesiz onlar ile mübâşereti, Kudretin izzetine münâfî gelmemek için, zâhirî esbâblar o Kudretin tasarrufâtına perde edilmişler. O esbâb ise icâd edemiyorlar; belki haksız olan şekvâlara ve i'tirâzlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i Kudreti muhâfaza içindirler.
Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamının Mukaddimesinde beyân edildiği gibi; Hazret‑i Azrâil (as), kabz-ı ervâh vazifesi hususunda Cenâb-ı Hakk’a münâcât etmiş, demiş: “Senin kulların benden küsecekler.” Cevaben ona denilmiş: “Senin vazifen ile vefât edenlerin ortasında hastalıklar ve musîbetler perdesini bırakacağım. Vefât edenler sana değil, belki i'tirâz ve şekvâ oklarını o perdelere atacaklar.” Bu münâcâtın sırrına göre; ölümün ve vefâtın ehl-i îmân hakkında hakîki güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve i'tirâzları, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a gitmemek için Hazret-i Azrâil’in vazifesi de bir perde olduğu gibi, sâir esbâblar dahi zâhirî perdedirler.
Evet, İzzet, Azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Fakat, Vahdet ve Celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir-i hakîkiden.
Fakat hayatın hem zâhirî, hem bâtınî, hem mülk, hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz olduğundan, şekvâları ve i'tirâzları dâvet edecek maddeler onda bulunmadığı gibi; izzet ve kudsiyet‑i Kudrete münâfî olacak pislik ve çirkinlik olmadığından, doğrudan doğruya perdesiz olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un “ihyâ edici, hayat verici, diriltici” isminin eline teslîm edilmiştir. Nur da öyledir, vücûd ve icâd da öyledir. Onun içindir ki; icâd ve halk, doğrudan doğruya, perdesiz, Zât-ı Zülcelâl’in kudretine bakar. Hattâ yağmur, bir nev'i hayat ve rahmet olduğundan, vakt-i nüzûlü bir muttarid kanuna tâbi kılınmamış; tâ ki, her vakt-i hâcette eller Dergâh-ı İlâhiye’ye rahmet istemek için açılsın. Eğer yağmur, güneşin tulû'u gibi, bir kanuna tâbi olsaydı; o ni'met-i hayatiye, her vakt-i hâcette ricâ ile istenilmeyecekti.
Üçüncü Remiz
Yirmidokuzuncu hàssasında denilmiştir ki: Kâinâtın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibâdet dahi, kâinâtın sebeb‑i hilkati ve ille-i gayesi ve maksûd neticesidir. Evet, bu kâinâtın Sâni'-i Hayy-ı Kayyûm’u, bu kadar hadsiz envâ'-ı ni'metiyle Kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukâbil, elbette zîhayatlardan o ni'metlere karşı teşekkür; ve sevdirmesine mukâbil sevmelerini; ve kıymetdâr san'atlarına mukâbil medh ü senâ etmelerini; ve evâmir-i Rabbâniye’sine karşı itâat ve ubûdiyetle mukàbele edilmelerini ister.
İşte bu sırr‑ı Rubûbiyete göre teşekkür ve ubûdiyet, bütün envâ'-ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinâtın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki; Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân pek çok harâretle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibâdete sevk ediyor. Ve “İbâdet Cenâb-ı Hakk’a mahsûs ve şükür O’na lâyık ve hamd O’na hàstır” diye çok tekrar ile beyân ediyor. Demek bu şükür ve ibâdet doğrudan doğruya Mâlik-i Hakîki’sine gitmek lâzım olduğunu ifâde için, hayatı bütün şuûnâtıyla perdesiz kabza-i tasarrufunda tutmasına delâlet eden, وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِوَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُفَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا gibi âyetler pek sarîh bir sûrette vâsıtaları nefyedip, doğrudan doğruya hayatı Hayy‑ı Kayyûm’un dest-i kudretine münhasıran veriyor.
Evet, minnetdârlık ve teşekkürü dâvet eden ve muhabbet ve senâ hissini tahrîk eden, hayattan sonra rızık ve şifâ ve yağmur gibi vesile‑i şükrân şeyler dahi doğrudan doğruya Zât-ı Rezzâk-ı Şâfi’ye ait olduğunu, esbâb ve vesâit bir perde olduğunu, هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُوَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِوَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا gibi âyetler ile; rızık, şifâ ve yağmur, münhasıran Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un kudretine hàstır. Perdesiz, ondan geldiğini ifâde için, kaide‑i nahviyece alâmet-i hasr ve tahsîs olan ‥هُوَ الَّذ۪ي‥هُوَ الرَّزَّاقُ ifâde etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve te'siri halk eden, ancak O Şâfi‑i Hakîki’dir.
Dördüncü Remiz
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor; onların tahakkukuna işâretler ediyor. Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i àliye, bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir; taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr-ı saâdetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihâzât-ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında, meyvesiz, faydasız, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan meselâ, yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saâdet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak. Hem en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemâdiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır.
Demek bu hayat‑ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev'-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını, hayat-ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin? Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'-i insanın Arşı ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin; kemâl-i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın? Âdeta bir neferin kemâl-i i'tinâ ile techizât ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve Kendi san'atını çok sever ve Kendini çok sevdirir ve Kendini sevenleri ziyâde sever bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde Kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden, hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt-i ebedî ile i'dâm edip, Kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir cemâl-i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i Bâkiye’de, hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ!
Ve hem nasıl ki, yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif dillerle yâd ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar.
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve-i a'zamı ile berrin yüzünde ve bahrin içinde zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri, bir hayat-ı sermediye sâhibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb-u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi; umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen İlm-i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare-i kâinâtta hüküm-fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ, yedi sıfât-ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil; bil'ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü; nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da var; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder; ihtiyar, irâde varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan kudret‑i mutlaka ve irâde-i şâmile ve ilm-i muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb-u vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehâdet ederler.
Hem hayat, “melâikeye îmân” rüknüne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır; ve mâdem küre‑i arz bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer-i huveynât oluyor; ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh, bu küre-i arzda gayet kesretli bir sûrette halk olunuyorlar; âdeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve Hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr‑ı mâhiyeti “peygamberlere îmân” rüknüne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve-i a'zamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san'at-ı ecmelidir. Mâdem Hayat-ı Sermediye, resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o Hayat-ı Ezeliye bilinmez. Nasıl ki, bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy-ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi; o Hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl-i rusül” ve “inzâl-i kütüb” rükünlerine bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (asm) ve vahy-i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat, bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır; ve şuûr ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır; akıl dahi şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır; ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır. Öyle de; maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (asm) dahi, hayat ve rûh-u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır; ve risalet-i Muhammediye dahi (asm), kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (asm), âsârının şehâdetiyle, hayat-ı kâinâtın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (asm) şuûr-u kâinâtın şuûrudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayatdâr hakàikının şehâdetiyle, hayat-ı kâinâtın rûhudur ve şuûr-u kâinâtın aklıdır. Evet, evet, evet! Eğer kâinâttan risalet-i Muhammediye’nin (asm) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuûrsuz kalmış olan başını bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak.
Hem hayat, “îmân‑ı bilkader” rüknüne bakıp, remzen isbât eder. Çünkü mâdem hayat, âlem-i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor; ve vücûdun neticesi ve gayesidir; ve Hàlık-ı Kâinât’ın en câmi' âyinesidir; ve fa'âliyet-i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir, temsîlde hatâ olmasın, bir nev'i programı hükmündedir. Elbette, âlem-i gayb, yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nev'i hayata mazhardırlar; belki ağacın kavânîn-i hayatiyesinden daha ince kavânîn-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânîn-i hayatiyeye tâbidirler.
Aynen öyle de, şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları bir silsile-i vücûd-u ilmî teşkil eder. Ve vücûd-u haricî gibi, o vücûd-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidâr ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem-i ervâh, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücûd-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat-ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, Hayat‑ı Ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehâdete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücûd-u haricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kàbiliyetine göre, o ziyânın cilvesine mazhardır. Ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
İşte, “kadere ve kazâya îmân” rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani nasıl ki; âlem-i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi ma'nen hayatdâr bir vücûd-u manevîleri ve rûhlu birer sübût-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, mukadderât nâmıyla görünür, tezâhür eder.
Beşinci Remiz
Hem hayatın on altıncı hàssasında denilmiş ki: Hayat bir şeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz' ise küll gibi, cüz'îye dahi küllî gibi bir câmiiyet verir. Evet, hayatın öyle bir câmiiyeti var; âdeta umum kâinâta tecellî eden ekser Esmâ‑i Hüsnâ’yı kendinde gösteren bir câmi' âyine-i Ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit küçük bir âlem hükmüne getirir; âdeta kâinât şeceresinin bir nev'i fihristesini taşıyan bir nev'i çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir Kudretin eseri olabilir; öyle de, en küçük bir zîhayatı halk eden, elbette umum kâinâtın Hàlık’ıdır.
İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr‑ı Ehadiyet’i kendinde gösterir. Yani nasıl ki, azametli güneş, ziyâsıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle, güneşe mukâbil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor. Öyle de; herbir zîhayatta, kâinâtı ihâta eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’nin cilveleri beraber onda tecellî ediyor. Bu nokta-i nazardan hayat, kâinâtı, Rubûbiyet ve icâd cihetinde inkısam ve tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne, belki iştirâki ve tecezzîsi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir.
Evet, seni yaratan, bütün nev'‑i insanı yaratan Zât olduğunu, bilbedâhe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünkü; mâhiyet-i insaniye birdir, inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat vâsıtasıyla eczâ-yı kâinât onun efrâdı hükmüne ve kâinât ise, nev'i hükmüne geçer; Sikke-i Ehadiyet’i mecmûunda gösterdiği gibi, herbir cüz'de dahi o Sikke-i Ehadiyet’i ve Hâtem-i Samediyeti göstererek, şirk ve iştirâki her cihetle tard eder.
Hem hayatta san'at‑ı Rabbâniye’nin öyle fevkalâde hàrika mu'cizeleri var ki; bütün kâinâtı halk edemeyen bir zât, bir kudret, en küçük bir zîhayatı halk edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur'ân’ı yazar gibi; çamın gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderâtını yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Evet, bir arının küçük kafasında kâinât bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser envâ'ıyla münâsebetdâr olacak ve bal gibi bir hediye-i rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerâit-i hayatı bilecek derecede bir isti'dâdı, bir kàbiliyeti, bir cihâzı derceden Zât, elbette bütün kâinâtın Hàlık’ı olabilir.
Elhâsıl, hayat nasıl ki, kâinâtın yüzünde parlak bir sikke‑i Tevhiddir; ve herbir zîrûh dahi hayat noktasında bir Sikke-i Ehadiyet’tir; ve hayatın herbir ferdinde bulunan nakş-ı san'at bir Mühr-ü Samediyettir; ve zîhayatların adedince bu kâinât mektûbunu Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid-i Ehad nâmına hayatlarıyla imza ediyorlar; ve o mektûbda Tevhid mühürleri ve Ehadiyet hâtemleri ve Samediyet sikkeleridirler. Öyle de, hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinâtta birer Mühr-ü Vahdâniyet olduğu gibi; herbirinin yüzünde ve sîmâsında birer Hâtem-i Ehadiyet konulmuştur.
Hem nasıl ki; hayat cüz'iyâtı adedince ve zîhayat efrâdı sayısınca Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vahdetine şehâdet eden imzalar ve mühürlerdir. Öyle de; ihyâ ve diriltmek fiili dahi, efrâdı adedince Tevhide imza basıyor. Meselâ; ihyânın bir ferdi olan ihyâ-yı arz, güneş gibi parlak bir şâhid-i Tevhiddir. Çünkü; baharda zeminin dirilmesinde ve ihyâsında üç yüz bin envâ'ın ve her nev'in hadsiz efrâdı beraber, birbiri içinde, noksansız, kusursuz, mükemmel, muntazam ihyâ edilir ve dirilirler. Evet, böyle bir tek fiil ile hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün mahlûkatın Hàlık’ıdır ve bütün zîhayatları ihyâ eden Hayy-ı Kayyûm’dur ve Rubûbiyetinde iştirâki mümkün olmayan bir Vâhid-i Ehad’dir.
Şimdilik hayatın hàssalarından bu kadar az ve muhtasar yazıldı. Başka hàssaların beyânı ve tafsilâtını Risale‑i Nura ve başka zamana havâle ediyoruz.
Hâtime
İsm‑i A'zam herkes için bir olmaz; belki ayrı ayrı oluyor.
Meselâ; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı isimdir. Ve İmâm-ı A'zam’ın ism-i a'zamı Hakem, Adl, iki isimdir. Ve Gavs-ı A'zam’ın ism-i a'zamı Yâ Hayy’dır. Ve İmâm-ı Rabbânî’nin ism-i a'zamı Kayyûm’dur ve hâkezâ‥ pek çok zâtlar daha başka isimleri ism-i a'zam görmüşlerdir.
Bu Beşinci Nükte ism‑i Hayy hakkında olduğu münâsebetiyle; hem teberrük, hem şâhid, hem delil, hem kudsî bir hüccet, hem kendimize bir duâ, hem bu risaleye bir hüsn-ü hâtime olarak, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı a'zamında, mârifetullâhta gayet yüksek ve gayet câmi' derecede mârifetini göstererek böyle demiştir. Biz de hayâlen o zamana gidip, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dediğine “Âmîn” diyerek, aynı münâcâtı kendimiz de söylüyor gibi, sadâ-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm ile deriz:
يَا حَىُّ قَبْلَ كُلِّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ بَعْدَ كُلِّ حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشْبِهُهُ شَىْءٌ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَيْسَ كَمِثْلِهِ حَىٌّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشَارِكُهُ حَىٌّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَحْتَاجُ اِلٰى حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُم۪يتُ كُلَّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي يَرْزُقُ كُلَّ حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُحْيِي الْمَوْتٰى ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ اٰم۪ينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ