Birinci Bâb
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Beyânındadır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Allah’tan başka hak bir ilâh’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisânen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şâhid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret-i Muhammed (asm) bir şâhid-i sâdık ve bir bürhân-ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (asm) ki, icmâ ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiyâ ve mürselîne siyâdet ünvânını; ve ittifak ve tahkîklerini almakla, imâmü'l‑evliyâ ve'l-ulemâ lakabını almıştır.
Ve öyle Muhammed (asm) ki, âyât‑ı bâhire, mu'cizât-ı kàtıa ve secâya-yı sâmiye ve ahlâk-ı àliye sâhibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur.
Ve öyle bir Muhammed (asm) ki, âlem‑i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervâhı müşâhede ve melâike ile musâhabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.
Ve öyle bir Muhammed (asm)’dır ki, şahsiyet‑i maneviyesiyle kâinâtın kemâline bir fihriste olmakla, bütün saâdetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvî bir şerîata sâhibdir.
Ve öyle bir Muhammed (asm)’dır ki, âlem‑i şehâdette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemâl-i ciddiyetle ve vüsûk ile ve itmi'nân ile yüksek bir îmân ile nev'-i beşere karşı “Tevhid Dini”ni لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile ilân ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, öyle bir Allah ki, vücûb ve vücûduna, celâl ve cemâline, Vâhid‑i Ehad olduğuna şehâdet edenlerden birisi de “Furkàn-ı Hakîm”dir.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün enbiyâ kitaplarının tasdiklerine mazhardır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabûl ve tasdike icmâ ettikleri ve cihât-ı sittesinden nur-efşân bir kitaptır.
Ve öyle bir Furkàn‑ı Hakîm’dir ki, mazhar-ı vahy olan resûllerce, mahz-ı vahiydir. Ehl-i keşf ve ilhâmca ayn-ı hidayettir. Mâden-i îmân ve mecma'-ı hakàiktır. Hükümleri delâil-i akliyeyle müeyyed ve fıtrat-ı selîmenin şehâdetiyle musaddaktır. Lisânü'l-gayb olup, âlem-i şehâdette nev'-i beşeri فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevhide emir ve dâvet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücûb‑u vücûd ve vahdetine, şu kitab-ı kebîr denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehâdet ettiği gibi; şu insan-ı kebîr denilen kâinât da, bütün a'zâsıyla, cevârihiyle, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, evsâfıyla, ahvâliyle delâlet eder.
Yani bu kâinât, ihtiva ettiği bütün envâ'ıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Ve o âlemlerin erkânıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o erkânın a'zâsıyla لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ
Ve o a'zânın eczâsıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
Ve o eczânın cüz'iyâtıyla لَا مُرَبِّيَ اِلَّا هُوَ
Ve o cüz'iyâtın hüceyrâtıyla لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
Ve o hüceyrâtın zerrâtıyla لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o zerrâtın tarlası olan esîriyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَsöyleyerek; bütün envâ'ıyla, erkânıyla, a'zâsıyla, eczâsıyla, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, esîriyle (ellibeş lisân ile) vücûb‑u vücûd ve vahdetine şehâdet ve delâlet eder. Şu lisânların tafsîli gelecektir. Şimdi icmâl ile zikredeceğim. Şöyle ki:
Kâinât terkîblerindeki intizam, cereyan‑ı ahvâldeki nizâm, sûretlerdeki garâbet, nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhâlefet ve mümâselet, câmidâttaki muâvenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesânüd, hikmet-i âmme, inâyet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvîl, tağyîr, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibâdet, tesbihât, daavât ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisânlarıyla Hàlık-ı Kadîm-i Kadîr’in vücûb ve vücûduna ve evsâf-ı kemâliyesine şehâdet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâ’yı tilâvet ederek, Cenâb-ı Hakk’a tesbih ve Kur'ân-ı Hakîm’i tefsir ve Resûl-i Ekrem’in (asm) ihbarâtını tasdik ediyorlar…
Geçen lisânların tafsîline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinâtta görünen tanzimât, nizâmât, muvâzenât kabza‑i tasarrufunda bir mîzan ve nizâm bulunan Hàlık’ın vücûb-u vücûduna delâlet etmekle اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ cümlesini okur.
Ve kezâ, kâinâtta intizam ve ıttırâd hüküm‑fermâdır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehâdet etmekle اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ hakikatini ilân ediyor.
Ve kezâ, semâvât sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrât ve zerrât ile yazan kudret bir olduğundan اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile (mes'elenin ilânıyla) Hàlık’ın bir olduğuna delâlet ve şehâdet eder.
Ve kezâ, meselâ, bulut ile arz gibi câmid ve mütehâlif şeylerde tecâvüb ve muâvenet, yani birbirinin hâcetine cevab vermek ve seyyârât gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesânüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehâdet ederek اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, semâvâtın yıldızlar gibi âsâr‑ı muntazamadaki müşâbehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münâsebet, Hàlık’ın bir olduğuna delâletle şehâdetini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, herbir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücûda geldiğinde “Bârî” isminin cilvesine, teşekkülünde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdâlandığı zaman “Rezzâk” isminin cilvesine, hastalıktan şifâ bulduğunda “Şâfi” isminin tecellîsine ve hâkezâ, te'sirde mütesânid, âsârda mütehâlif, çok sıfât ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur.
İşte herbir zîhayat, şu mazhariyetle Hàlık’ın bir olduğuna dair olan şehâdetini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, manzûme‑i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münâsebetleri, ikisinin bir Nakkàş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile i'lâm ediyorlar.
Ve kezâ, zerrât arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem‑i vâhidin yazısı olduğunu اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile izhâr ediyorlar.
Ve kezâ, terkîb ve mürekkebâtta görünen intizam, o mürekkebâttaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hâsıl olmuştur. Binâenaleyh, o zerreleri, aralarındaki münâsebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebâtı yaratabilecek bir kudret sâhibine hàstır.
İşte, zerrâttaki intizam ve şu vaziyetin lisânıyla Allâhu Ekber diyerek, اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’yu okur.
Ve kezâ, bir nev'iden bir ferdin, bütün efrâddan imtiyazını te'min edecek teşahhus ve taayyününün kalem‑i kudretle yazılması, bütün nev'-i beşerin, meselâ, efrâdının nazar-ı Kudrette meşhûd ve melhûz olduğunu istilzam eder. Çünkü, bir ferd, alâmet-i fârikası cihetiyle bütün efrâda muhâlif olacaktır. Eğer bütün efrâd hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmâtlarında muhâlefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hàlık’ı, bir nev'in Hàlık’ı olacaktır.
Ve kezâ, bir nev'e Hàlık olabilmek, cinse de Hàlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihâyet iş اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’da nihâyet bulur…
Ve kezâ, hilkat ve yaratılışın Vâcibü'l‑Vücûd’a isnâd edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garîb, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehâb ediyorlar. Hâlbuki, esbâba isnâd edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garâbet, külfet kat kat muzâaf olarak hakikate inkılâb eder. Çünkü, vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ, bal arısının hilkati, kudret-i İlâhiye’ye isnâd edilmezse nihâyetsiz müşkülât olur.
Maahazâ, vâhidin kesrete yaptığı vaziyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizam vaziyeti, o neferlere verilse sühûletle yapamazlar. Demek Hàlık‑ı Vâhid’e yapılan isnâdda, zâhiren bu'd ve garâbet varsa da esbâb ve kesrete edilen isnâdda muzâaf olarak müteselsil muhâller vardır. Şöyle ki:
Herbir zerrede, Vâcibü'l‑Vücûd’un sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünkü, nakıştaki kemâl, san'attaki hüsün, o sıfatları ister. Hem şirketi kabûl etmeyen vücûb hakkında, gayr-ı mütenâhî şerîklerin farzı lâzımdır. Hem herbir zerrenin, bütün zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olması lâzım geliyor. Çünkü, nizâm ve intizam öyle ister.
Hem herbir zerrede, ihâtalı bir şuûr, tam bir ilim lâzımdır. Çünkü, zerreler arasında tesânüd ve muvâzene vardır. Bu tesânüd ve muvâzene ise ilim ile olur.
İşte, eşyayı esbâba isnâd etmekte bu kadar muhâller vardır.
Amma sâhib‑i hakîki olan Vâcibü'l-Vücûd’a isnâd edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaziyete girerler ki:
Şemsin cilvelerine, timsâllerine, lem'alarına mazhar olan su katreleri gibi Kudret‑i Ezeliyenin nurânî tecellîsine, cilvelerine, lem'alarına o zerreler de mazhar olup, sâhib-i kudretin izniyle, gayr-ı mütenâhî olan ilim ve irâdesiyle, o zerrelerde teşekkülât ve terkîbât yapılır. Binâenaleyh, Kudret-i Ezeliyenin bir lem'ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbâbın binler lem'asından ve esbâbın sultanından daha te'sirlidir. Çünkü, bunda tecezzî ve inkısam vardır, Kudret-i Ezeliyede ise yoktur.
Ve kezâ, külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünkü, kudret Sâni'in Zâtına zâtîdir, arazî değildir.
Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem'asına zerreler, şemsler mütesâvîdir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir.
Ve kezâ, hayat, vücûd, nur gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffâf olduğundan, icâdları zamanında, vesâit‑i esbâb altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse kudretin tasarrufu görünür.
Meselâ: Bir salkım üzümün yapılması için ince, câmid bir dal; ve bir cam parçasında şemsin timsâlini tersîm için küçük bir delikten ziyânın geçmesi; ve bir evi tenvir için bir kibrit tavassut ediyor. Ve bu gibi basit esbâb altında yapılan o azîm ve garîb işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi görünmesi âşikârdır.
Ve kezâ, eşyanın esbâba isnâdındaki istib'âddan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş'et eden dalâletlerden hâsıl olan ızdırâbat; bütün akılları, rûhları Vâcibü'l‑Vücûd’a firar ve ilticâ etmeye mecbur eder. Çünkü, ancak O’nun kudretiyle, irâdesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve O’nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binâenaleyh, necât ve halâs ancak Allah’a ilticâ ile olur.
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِاَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
İşte, kâinât şu hakikatin lisânıyla, اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’yu söylüyor.
Ve kezâ, esbâb‑ı zâhiriye pek basit, mahdûd, fakir, câmid, şuûrsuz, irâdesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhûm şeylerdir. Müsebbebâtta bulunan hàrika nakışlar, zînetler, garîb ve acîb san'atların o gibi kıymetsiz esbâb ile kat'iyyen münâsebetleri yoktur. Binâenaleyh, meselâ, bedenin hüceyrâtındaki nizâmlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine; ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdûd muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife; ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husûlüne, lisân ve zihnin hareketleri gibi esbâba isnâdları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebât, gayr-ı mütenâhî bir kudret ile bir ilim ve bir irâdeyi iktiza ediyorlar.
Bu hakikate binâen sâbittir ki, kevn ve vücûdda müessir‑i hakîki ancak kudreti gayr-ı mütenâhî bir Hàlık-ı Kadîrdir, esbâb ise bahânelerdir, vesâit de perdelerdir. Havâs ve hâsiyetler dahi, kudretin tecelliyâtına ve lem'alarına isim ve ünvânlardır.
Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilim ile irâde ve emrin envâ'a olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus irâdedendir.
İşte kâinât, müsebbebâtın lisânıyla اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ile Hàlık‑ı Hakîki’yi ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde pek büyük bir i'tinâ ve ihtimam ile hàrika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müctemian, gayr‑ı mütenâhî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinât da bir Vâcibü'l-Vücûd, bir Hàlık-ı Kadîrin vücûduna bizzarûre delâlet eder ki, O Hàlık’ın te'sir-i kudretine nihâyet olmadığından, şerîklerden bilbedâhe müstağnîdir, şerîke ihtiyacı yoktur.
Maahazâ, şerîk hadd‑i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücûdu mümkün değildir. Çünkü, kudret-i kâmilenin te'siri gayr-ı mütenâhîdir. Şerîk olduğu takdirde, kudretin te'siri mahdûd olur. Mütenâhî olmadığı hâlde mütenâhî olur, inkıtâ'a uğrar. Bu ise, birkaç cihetten muhâldir. Öyle ise, istiklâl ve infirad, Ulûhiyet için zâtî hàssalardır.
Maahazâ, şerîke bir mahal, bir makam, bir imkân‑ı zâtî yoktur. Ve şerîkin vücûdu hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş'et eden bir ihtimal ve ne de bir emâre ve kâinâtın hiçbir cihetinde şerîke bir mevzi yoktur. Bil'akis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek, müessir‑i hakîki ancak ve ancak Allah’tır.
Evet, insan kâinâtın en eşrefi ve esbâb içinde ihtiyarı en geniş olduğu hâlde, ef'âl‑i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir. Esbâbın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, te'sirsiz olursa öteki esbâb-ı câmide ne halt edebilir?
İşte kâinât şu hakikatten tebârüz eden vücûd ve vahdet lisânıyla اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’yu tilâvet eder.
Ve kezâ, kâinâtın bütün eczâ ve zerrâtına tecellî eden esmâ‑i İlâhiye arasındaki tesânüd, yani birbirine dayanarak tecellî ettikleri bir temâzüc, yani elvân-ı seb'a gibi birbiriyle memzûc olarak eşyayı cilvelendirdikleri eserleri bir olduğu gibi, müsemmâlarının da vâhid, ehad olduğuna şehâdet eder. Ve bu şehâdet lisânıyla, kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَdiyerek ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın – küllî ve cüz'î – ihtiva ettiği bütün eczâsını istilâ eden bir hikmet‑i âmme görünür. Ve bu hikmet-i âmme; kasd, şuûr, irâde, ihtiyar sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünkü, kâinât mef'ûl ve münfaildir. Mef'ûl fâilsiz olamadığı gibi, mef'ûlün câmid bir cüz'ü de fâil olamaz.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde bir inâyet‑i tâmme parlıyor. Bu inâyet, tazammun ettiği hikmet, lütûf, tahsin sıfatlarıyla, bir Hàlık-ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünkü, in'âm ve ihsân, mün'im ve muhsinsiz olamaz.
Ve kezâ, kâinâtı müştemilâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet görünüyor. Bu merhamet; rahmet, hikmet, inâyet, in'âm gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahmân‑ı Rahîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet eder. Çünkü, sıfat mevsufsuz olamaz.
Ve kezâ, zevi'l‑hayat ve canlı mahlûkata tevzî' edilen bir rızk-ı âmm vardır. Ve bu rızk sıfatı, geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzâk-ı Rahîm’in vücûduna delâlet eder. Çünkü, fiil fâilsiz olamaz.
Ve kezâ, bütün kâinâtta intişar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen sıfatları iktiza etmekle bir Hayy‑ı Kayyûm, bir Muhyî ve Mümît Hàlık’ın vücûb-u vücûduna delâlet eder.
Arkadaş! Elvân‑ı seb'a gibi memzûc olan şu beş hakikat, kâinâta bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm, Kadîm, Rahîm, Rahmân, Rezzâk, Hayy-ı Kayyûm zarûrî olduğuna bilbedâhe delâlet ve şehâdet eder. Ve kâinât bu şehâdetlerini اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَile ilân eder.
Ve kezâ, kâinât yüzünde hüsn‑ü zâtîyi gösteren bir hüsn-ü arazî ve bir cemâl-i mücerredi gösteren bir cemâl-i hazîn ve Mahbûb-u Hakîki’ye işâret eden bir aşk-ı sâdık ve bütün esrârı cezbeden bir hakikat-i câzibeye işâret eden bir cezbe ve bir incizab vardır. Bu hakikatler, kâinâta bir Rabb-i Vâcibü'l-Vücûd lâzım ve zarûrî olduğuna şehâdet ettiklerini, kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَile ta'lim ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, bütün envâ'ın cüz'iyâtında bir tasarruf var. Bu tasarruf, fâideli iş ve maslahatlar içindir. Ve nebâtât ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre‑i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağyîr var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinâtta hüküm-fermâ olan nizâm ve intizamla beraber, fa'âliyet hususunda elvân-ı seb'a gibi tebârüz eden şu hakikatler, bilbedâhe bir mutasarrıf-ı hakîm, kadîr, fâil-i muhtar gibi bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb-u vücûduna yaptıkları delâleti, kâinât اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَile tebliğ ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın ihtiva ettiği bütün envâ' ve eczâ ve zerrâtı istilâ eden hudûs, bir Muhdis ve bir Mûcidi iktiza eder.
Ve kezâ, kâinât bütün eczâsıyla beraber gayr‑ı mütenâhî eşkâl ve vaziyetlere kàbiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hâzıra girmesi, elbette bir Hàlık-ı Vâcibü'l-Vücûd’un ihtiyar, irâde ve tercihiyle olmuştur.
Ve kezâ, büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinâtın envâ' ve eczâsına lâzım olan işlerini, hâcetlerini evkàt‑ı münâsibde مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ îfâ ve is'âf etmek, bir Rezzâk‑ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder.
Ve kezâ, kâinât, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek vücûduna ve gerek bekàsına lâzım şeyleri, işleri görmekten âcizdir. Bu gibi matlûblarının şuûru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân‑ı Rahîm ve Vâcibü'l-Vücûd bir Sâni'-i Hakîm tarafındandır.
Ve kezâ, kevn ve vücûdda, imkân, kesret, infiâl mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücûb mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfiâl mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam bizzarûre vâcib, vâhid, fa'âl bir Hàlık’ı iktiza ve istilzam eder.
Ve kezâ, bakıyoruz ki, kâinâtta herhangi bir şey, hadd‑i kemâle vâsıl olmayınca hareket etmekten durmuyor, kemâline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücûd kemâli ister, kemâl de sübûtu iktiza eder. Öyle ise, vücûdun vücûdu, kemâl iledir. Kemâlin kemâli de devam ile olur. Öyleyse, bir vâcib-i sermedî, kâmil-i mutlak var ki, mümkinâtın bütün kemâlâtı, O’nun nur-u kemâlinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise, Cenâb-ı Hak zâtında, sıfâtında, ef'âlinde Kâmil-i Mutlak’tır.
Ve kezâ, herşeyin bâtını zâhirinden daha latîf, daha şeffâftır. Bu ise, Sâni'in o şeyden hariç ve baîd olmamasına delâlet eder. O şeyin sâir eşya ile nizâm ve muvâzenesinin Sâni'i tarafından te'min edildiği cihetle de, Sâni'in o şeyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnû'un zâtına bakılırsa, Sâni'in ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâni'in fevkalküll bir sem' ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki: Sâni'‑i âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi herşeyin fevkındedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.
Bu hakikatler, kavs‑i kuzeh renkleri gibi mâcun, birtakım nurânî âyetlerdir. Kâinât, bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine delâlet ve şehâdet eder. Evet, kâinât O Hàlık’ın nurunun gölgesi, esmâsının tecelliyâtı, ef'âlinin âsârıdır.
Arkadaş! Kâinâtın, şu geçen hakikatlerin lisânıyla söylediği اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَdelâiliyle لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ’ı isbât eder.
Ve kezâ فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ’ı istilzam ediyor. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِda îmânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfât‑ı Rubûbiyete de mazhar ve mir'âttır. Bu sırra binâendir ki: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ îmânın mîzan ve terâzisinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُile karîn ve muvâzi olmuştur. Nübüvvet, sıfât‑ı Rubûbiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet ise, hususî ve cüz'îdir. Aralarındaki nisbet رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile رَبّ۪ي arasındaki nisbet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan arşa olan mi'râcla secdedeki mi'râc arasında veya arşla kalb arasındaki nisbet gibidir.
Arkadaş! Şu yüksek olan matlûba zikrettiğimiz bürhânlar, matlûbu ihâta eden bir dâiredir. Matlûb olan vücûb‑u vücûd ve vahdet o dâirenin merkezindedir. Dâireyi teşkil eden bürhânların herbirisi, parmağını uzatıp, matlûbun hak ve sâdık olduğuna imza atıyorlar. O bürhânlardan zaîf olanların aralarında tesânüd vardır. Yani, birbirini te'yid ve takviye etmekle, zaîf bürhânların za'fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dâirenin bozulmasına sebeb olmaz. Ancak dâire küçülür.
Maahazâ, bürhânların hey'et‑i mecmuasına terettüb eden matlûbun kuvvet ve vuzûhunu her ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz'iyetine işâret olup, matlûbu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binâenaleyh, bir bürhâna bakıldığı zaman za'fiyetten dolayı vehimler baş gösterirse, öteki bürhânlardan süzülen kuvvetle ortada za'fiyet kalmaz; vehimler de dağılır.
Maahazâ bazı bürhânlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziyâ gibidir. Binâenaleyh, bu gibi bürhânları gayet latîf ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın!‥