Sonra, o seyyah‑ı âlem asırlarda gezerken, müceddid-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî’nin medresesine rast geldi, girdi; Onu dinledi. O İmâm, ders verirken diyordu:
“Bütün tarîkatların en mühim neticesi hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır.” ve “Bir tek mes'ele-i îmâniyenin vuzûh ile inkişafı, bin kerâmâta ve ezvâka, müreccahtır.” Hem diyordu:
“Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: “Mütekellimînden ve ilm‑i kelâm ulemâsından birisi gelecek, bütün hakàik-ı îmâniye ve İslâmiyeyi delâil-i akliye ile kemâl-i vuzûh ile isbât edecek.” Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki o adamım diye, îmân ve tevhid bütün kemâlât‑ı insaniyenin esâsı, mâyesi, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürât‑ı îmâniyeye ait bulunması ve Nakşî tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetdâr tefekkürün bir nev'i olmasıdır.” diye ta'lim ederdi.
Seyyah tamamıyla işitti; döndü, nefsine dedi ki: Mâdem bu kahraman İmâm böyle diyor ve mâdem bir zerre kuvvet‑i îmâniyenin ziyâdeleşmesi bir batman mârifet ve kemâlâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvâkın balından daha tatlıdır. Ve mâdem, bin seneden beri îmân ve Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının i'tirâzları ve şübheleri yol bulup ehl-i îmâna hücum ediyor. Ve bir saâdet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i dâimenin anahtarı, medârı, esâsı olan erkân-ı îmâniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel îmânımızı taklidden tahkîke çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
Öyle ise, haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmidokuz mertebe‑i îmâniyeyi namazın mübârek tesbihâtının mübârek adedi olan otuzüç mertebesine iblâğ etmek fikriyle, bu ibretgâhın bir üçüncü menzilini daha görmek için ﷽’in anahtarı ile zîhayat âlemindeki idare ve iâşe‑i Rabbâniyenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız diyerek, mahşer-i acâib ve mecma'-ı garâib olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, بِاسْمِ اللّٰهِ الْفَتَّاحِ ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki: “Dört hakikat‑i muazzama ve muhîta” o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.
Birinci Hakikat
“Fettâhiyet” hakikatidir. Yani: Fettâh isminin tecellîsiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam sûretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır. Evet, nasıl ki umum kâinâtın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcûdâtı; çiçekler misillû, Fettâh ismiyle herbirisine münâsib bir tarz‑ı muntazam ve bir şahsiyet-i mümtâze kudret-i fâtıra açmış, vermiş. Aynen öyle de, fakat daha mu'cizâtlı olarak; zemin bahçesinde dörtyüz bin envâ'-ı zîhayata dahi – herbirisine – gayet san'atlı ve hikmetli bir sûret-i mevzûne ve müzeyyene ve mümtâze vermiş…يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ âyetlerin ifâdesiyle tevhidin en kuvvetli delili ve kudretin en hayretli mu'cizesi, sûretleri açmasıdır. Bu hikmete binâen, feth‑i suver hakikati tekrar ile – birkaç sûretlerde – Risaletü'n-Nurda ve bilhassa bu risalenin İkinci Makamının Birinci Bâbında, Altıncı ve Yedinci Mertebelerinde isbât ve beyân edilmesinden onlara havâle edip, burada bu kadar deriz ki:
Fenn‑i nebâtât ve fenn-i hayvanatın şehâdetiyle ve tedkîkàt-ı amîkasıyla, bu feth-i suverde öyle bir ihâta ve şümûl ve san'at var ki; bir tek vâhid-i ehad’den ve herşeyde herşeyi görebilecek ve yapabilecek bir Kadîr-i Mutlak’tan başka hiçbir şey bu cem'iyetli ve ihâtalı fiile sâhib olamaz. Çünkü; bu feth-i suver fiili ise, her yerde ve her ânda bulunan, nihâyetsiz bir kudretin içinde nihâyet derecede bir hikmet, bir dikkat, bir ihâta ister. Ve böyle bir kudret ise, ancak bütün kâinâtı idare eden bir tek Zât’ta bulunabilir.
Evet meselâ; mezkûr âyetlerin fermân ettikleri gibi üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhâmında insanların sûretlerini ayrı ayrı, mîzanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak; hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettâhiyet ve umum rû‑yi zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san'atla umum insanları ve hayvanları ve nebâtları ihâta eden bu feth-i suver hakikati; vahdâniyetin en kuvvetli bir bürhânıdır. Çünkü, ihâta etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.
Ve Birinci Bâb’da vücûb‑u vücûda şehâdet eden ondokuz hakikat, nasıl ki vücûdlarıyla Hàlık’ın vücûduna delâlet ederler; öyle de, ihâtalarıyla da vahdete şehâdet ederler.
Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü
İkinci Hakikat
“Rahmâniyet” hakikatidir. Yani, gözümüzle görüyoruz: Birisi var ki; bize, zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş‥ bir ziyâfetgâh yapmış ve rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymetdâr ihsânlarını câmi' bir mahzen yapmış.
Ve zemini, devr‑i senevîsinde, bir ticâret gemisi hükmünde, her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniye ve hayatiyenin yüzbin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nev'i sefîne veya şimendifer gibi ve her baharı ise, erzâk ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmâne beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o ni'metlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihâlar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş.
Evet, Âyet‑i Hasbiye’ye dair olan Dördüncü Şuâ’da izâh ve isbât edildiği gibi, bize öyle bir mide vermiş ki; hadsiz taamlardan lezzet alır.
Ve öyle bir hayat ihsân etmiş ki; duygularıyla – bir sofra‑i ni'met gibi – koca cismânî âlemde, hadsiz ni'metlerinden istifade eder.
Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki; akıl ve kalb gibi çok âletleriyle hem maddî, hem manevî âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır.
Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem‑i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır.
Ve öyle bir îmân hidayet etmiş ki; dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envârından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefîd eder.
Güyâ rahmet tarafından bu kâinât hadsiz antika ve acîb ve kıymetli şeylerle tezyîn edilmiş bir saraydır ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.
İşte böyle dünyayı ve âhireti ve herşeyi kaplamış bir rahmet, elbette (o rahmet) vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.
Yani, nasıl ki güneşin ziyâsı, mukâbilindeki umum eşyayı ihâta etmesiyle vâhidiyete bir misâl olduğu gibi; parlak ve şeffâf herbir şey dahi – kàbiliyetine göre – güneşin hem ziyâsını, hem harâretini, hem ziyâsındaki yedi rengini hem aks‑i misâlini almakla ehadiyete bir misâl olduğundan, elbette o ihâtalı ziyâyı gören adam “Arzın güneşi vâhiddir; bir tektir.” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde, hattâ katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyetini yani, bizzat güneşi – sıfatlarıyla – “herşeyin yanındadır ve herşeyin âyine-i kalbindedir.” diye, bilir.
Aynen öyle de; Rahmân‑ı Zülcemâl’in geniş rahmeti dahi, ziyâ gibi umum eşyayı ihâtası; O Rahmânın vâhidiyetini ve hiçbir cihette şerîki bulunmadığını gösterdiği gibi‥ herşeyde, hususan herbir zîhayatta ve bilhassa insanda, o cem'iyetli rahmetin perdesi altında O Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve bir nev'i cilve-i zâtiyesi bulunarak, her ferde, bütün kâinâta baktıracak ve münâsebetdârlık verecek bir cem'iyet-i hayatiye vermesi dahi O Rahmânın ehadiyetini ve herşeyin yanında hazır ve herşeyin herşeyini yapan O olduğunu isbât eder.
Evet, nasıl ki O Rahmân, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihâtasıyla, kâinâtın mecmûunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de, ehadiyetin cilvesiyle herbir zîhayatta, hususan insanda, bütün ni'metlerin nümûnelerini o ferdde toplayıp, o zîhayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek, mecmû‑u kâinâtı (parçalanmadan) o tek ferde, bir cihette aynı hânesi gibi verdirmesiyle dahi, cemâlinin hususî şefkatini ilân eder ve insanda, envâ'-ı ihsânatının temerküzünü bildirir.
Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) herbir çekirdeğinde, o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan Zât, elbette odur ki; o kavunu yapar, sonra ilminin hususî mîzanıyla ve hikmetinin ona mahsûs kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiçbir şey, o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhâldir.
Aynen öyle de, rahmâniyetin tecellîsiyle kâinât bir ağaç, bir bostan‥ ve zemin bir meyve, bir kavun‥ ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan; elbette en küçük bir zîhayatın hàlıkı ve rabbi, bütün zeminin ve kâinâtın hàlıkı olmak lâzım gelir.
Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan fettâhiyet hakikatiyle bütün mevcûdâtın muntazam sûretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedâhetle isbât eder. Öyle de, herşeyi ihâta eden “Rahmâniyet” hakikati dahi, vücûda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl‑i intizamla beslemesi ve levâzımatını yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her ânda ve her ferde yetişmesiyle bedâhetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyeti gösterir.
Risale‑i Nur ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’in mazharı olduğundan, Risale-i Nurun birçok yerlerinde, hakikat-i rahmetin nükteleri ve cilveleri izâh ve isbât edildiğinden, burada, bu katre ile o bahre işâret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Seyyahımızın üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Üçüncü Hakikat
“Müdebbiriyet ve İdare” hakikatidir. Yani, gayet dehşetli ve sür'atli ecrâm‑ı semâviyeyi ve gayet istilâcı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zaafiyetli mahlûkat-ı arziyeyi kemâl-i intizam ve muvâzene ile idare etmek, birbirlerine muâvenetdâr yapmak ve imtizackârâne idare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir.
İşte bu cebbârâne ve rahmânâne idarenin büyük dâirelerini bırakıp yalnız, baharda, zemin yüzünde cereyan eden o idarenin bir tek sahife ve safhasını, Risaletü'n‑Nur Onuncu Söz gibi, mühim risalelerinde izâh ve isbât etmesine binâen, kısa bir sûretini bir temsîl ile göstereceğiz; şöyle ki:
Meselâ ve farazâ; hàrika ve cihangir bir zât, dörtyüz bin ayrı ayrı milletlerden, tâifelerden bir ordu teşkil etse, her milletin ve her tâifenin neferlerine ait elbiselerini, hem silâhlarını, hem yemeklerini, hem ta'limât hem terhisâtlarını, hem hidemâtlarını, birbirinden ayrı ayrı, hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelif cihâzâtı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatâsız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan kemâl‑i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu'cizâtlı kumandan verse; elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve muvâzeneli ve kesretli ve adâletli idareye, o hàrika kumandanın fevkalâde kudretinden başka hiçbir sebeb elini uzatamaz. Eğer uzatsa, muvâzeneyi bozar ve karıştırır.
Aynen öyle de, gözümüzle görüyoruz ki; bir dest‑i gaybî her baharda dörtyüz bin muhtelif nev'ilerden mürekkeb bir muhteşem orduyu icâd edip idare ediyor. Kıyâmete nümûne olan güz mevsiminde, o dörtyüz binden üçyüz bin nebâtî ve hayvanî nev'ilerini, vefâtlar sûretinde ve mevtler nâmında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşire nümûne olan baharda Haşr-i A'zamın üçyüz bin misâlini – birkaç hafta zarfında – kemâl-i intizamla inşâ edip, hattâ bir tek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dörtyüz bin envâ'a bâliğ olan ordu-yu Sübhânî’nin her nev'e, her tâifeye mahsûs ve münâsib ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silâhlarını ve ayrı ayrı libâslarını ve ayrı ayrı ta'limlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihâzât ve levâzımatlarını, kemâl-i intizamla, sehivsiz, hatâsız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden vakti vaktine vermekle kemâl-i rubûbiyet ve hâkimiyet ve hikmet içinde vahdâniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini ve nihâyetsiz iktidarını ve hadsiz rahmetini isbât ederek, bu tevhid fermânını zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem-i kader ile yazar.
Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermânın bir tek sahifesini okuduktan sonra, nefsine dedi ki: Böyle her baharda haşr‑i ekberden daha garîb binlerle haşirleri inşâ eden; mükâfât ve mücâzât için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyâmeti getireceğini, umum Enbiyâsına binlerle defa va'd ve ahdeden ve Kur'ân’da haşrin vukû'una binlerle işâretle beraber, bin aded âyetlerinde sarâhaten hükmedip tehdid ve taahhüd eden bir Kadîr-i Cebbâr’ın, bir Kahhâr-ı Zülcelâl’in o kadar va'dlerini tekzîb ve kudretini inkâr hükmünde olan “inkâr-ı haşir hatâsını irtikâb edenlere Cehennem azâbı ayn-ı adâlettir.” diye hükmetti, nefsi dahi “âmennâ” dedi.
Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşâhede ettiği
Dördüncü Hakikat Olan Otuzüçüncü Mertebe
“Rahîmiyet ve Rezzâkıyet” hakikatidir. Yani, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîrûhun ve bilhassa âciz ve zaîflerin ve bilhassa yavruların; hem maddî ve midevî, hem manevî bütün rızıklarını, şefkatkârâne, kuru ve basit bir topraktan ve câmid ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en latîfi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi bir tek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların, vakti‑vaktine mukannen bir sûrette, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak gözümüz önünde – bir dest-i gaybî tarafından – verilmesi hakikatidir.
Evet, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ âyeti, iâşeyi ve infâkı Cenâb‑ı Hakk’a tahsîs edip hasrettiği gibi, وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ âyeti dahi, bütün insanların ve hayvanların rızıklarını taahhüd ve tekeffül‑ü Rabbânî altına aldığı; hem, وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ âyeti de, rızkı tedârik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan zaîf bîçârelerin rızıklarını; umulmadık yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdeta sırf gaybdan infâklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşâhede vermekle; esbâb‑perest insanlara dahi, esbâb perdesi altında yine O veriyor diye isbât ve ilân ettiği gibi; pek çok Âyât-ı Kur'âniye ve hadsiz şevâhid-i kevniye, bil'ittifak herbir zîhayatın bir tek Rezzâk-ı Zülcelâl’in rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.
Evet, bir nev'i rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilâne dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âciz yavruların nafakaları hayret‑nümûn tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususan insan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedâhetle isbât eder ki; helâl rızık, iktidar ve ihtiyar ile mütenâsiben değildir‥ belki, tevekkül veren za'f ve acze nisbeten geliyor.
Ekseriyetçe sebeb‑i hüsrân olan hırsı tahrîk eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kısım büyük edîblerde o edîbleri bir nev'i dilenciliğe kadar sevkettiği gibi; zekâvetsiz, kaba, çok âmî adamların tevekkülvâri iktidarsızlıkları dahi onları zenginliğe îsâl etmesi ve كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ اَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَجَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا darb‑ı mesel olması isbât eder ki: Rızk‑ı helâl iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa'yini kabûl eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat cânibinden ihsân edilir. Fakat, rızık ikidir.
Biri: Yaşamak için hakîki ve fıtrî rızıktır ki; taahhüd‑ü Rabbânî altındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki; bedende, yağ ve sâire sûretinde iddihar olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyâde bir şey yemeden yaşatır. Hayatını idâme eder. Demek yirmi-otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî rızkı bitmeden zâhiren açlıktan vefât edenler rızıksızlıktan değil, belki sû-i i'tiyâddan ve terk-i âdetten neş'et eden bir hastalıktan vefât ederler.
İkinci kısım rızık: İ'tiyâd, isrâf ve sû‑i isti'mâlât ile tiryâki olup zarûret hükmüne geçen mecâzî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise; taahhüd-ü Rabbânî altında değil, belki ihsâna tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.
Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medâr‑ı saâdet ve lezzet olan iktisad ve kanâatle sa'y-i helâli, bir nev'i ibâdet ve rızık için bir fiilî duâ bilerek müteşekkirâne ve minnetdârâne o ihsânı kabûl edip hayatını saâdetkârâne geçirir.
Ve bedbaht odur ki; medâr‑ı şekàvet ve hasâret ve elem olan isrâf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya baş vurup, tenbelkârâne ve zâlimâne ve müştekiyâne hayatını geçirir, belki öldürür.
Nasıl ki, mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve rûh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latîfeleri ve duyguları dahi Rezzâk‑ı Rahîm’den rızıklarını isterler ve müteşekkirâne alırlar. Herbirisine, ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsân edilir. Belki Rezzâk-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için; göz ve kulak, kalb ve hayâl ve akıl gibi o latîfelerin herbirisini, hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış.
Meselâ; göz, kâinât yüzündeki hüsün ve cemâl gibi kıymetdâr cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillû‥ ötekiler dahi (herbiri) birer âlemin anahtarı olur; îmân ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinâtı yaratan Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki, kâinâttan hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halkedip, umum maksadlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir cem'iyetli merkez-i şuûnât yaparak‥ iştihâ ihtiyacını ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halkederek‥ hilkat-i kâinâtın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan dâimî ve küllî bir teşekkür ve minnetdârlık ve perestişlik ile rubûbiyetine ve sevdirmesine karşı mukàbele ettiriyor.
Meselâ: Çok geniş olan memleket‑i Rabbâniye’nin her tarafını, hususan melâike ve rûhâniler ile semâvâtı ve ervâh ile âlem-i gaybı şenlendirdiği gibi; maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzı, her vakit ve her tarafını zîrûhun, hususan kuşların ve kuşçukların vücûdlarıyla şenlendirmek ve rûhlandırmak hikmetiyle ihtiyac-ı rızkî ve rızkın zevki, pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrîk ederek tenbellikten ve atâletten kurtarıp gezdirmesi, şuûnât-ı Rubûbiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, ağaçların erzâkını onlara koşturduğu gibi, hayvanların da mukannen olan ta'yinâtlarını onlara zahmetsiz bir sûrette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı.
İsm‑i Rahîm ve Rezzâk’ın cemâllerini ve vahdâniyete şehâdetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihâta edip müşâhede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzâkları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdâd-ı gaybî ve ihsân-ı Rahmânî olarak nebâtâtın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sînelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet lezîz ve gayet çok ve gayet mütenevvi' taamları ve ni'metleri gönderen Rezzâk-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki:
Bir tek elmayı yapıp bir adama hakîki bir rızık olarak mün'imâne veren, yalnız öyle bir Zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre‑i arzı bir sefîne-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misâfirlerine getirir. Çünkü, o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve tuğrâ-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sâir meyvelerde ve bütün nebâtât ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakîki mâliki ve sâni'i, elbette ve her hâlde o elmanın emsâli ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelâl’i ve Hàlık-ı Zülcemâl’i olacak; başka olamaz.
Demek herbir meyve öyle bir mühr‑ü vahdettir ki; onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinât kitabının kâtibini ve sâni'ini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdâniyet fermânının mühürlendiğine işâret eder.
Risaletü'n‑Nur, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm’in mazharı olduğundan bu rahîmiyet hakikatinin çok lem'alarını ve çok sırlarını Risaletü'n-Nur çok eczâlarında beyân ve isbât ettiğinden, ona havâle ile bu pek büyük hazineden hâlimin müsâadesizliği cihetiyle bu kısa işâretle iktifâ edildi.
İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillâh her yerde aradığım ve herşeyden sorduğum hàlıkımın ve mâlikimin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet eden Otuzüç Hakikati gördüm ve dinledim. Herbir hakikat, güneş gibi parlak, karanlık bırakmaz. Dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. Ve herbiri tahakkukuyla vücûduna gayet kat'î şehâdet eder ve ihâtasıyla vahdetine gayet zâhir delâlet eder. Ve sâir erkân-ı îmâniyeyi dahi içinde kuvvetli isbât etmekle beraber mecmû hakikatlerin icmâı ve ittifakı, îmânımızı taklidden tahkîke ve tahkîkten ilmelyakìne ve ilmelyakìnden aynelyakìne ve aynelyakìnden hakkalyakìne iblâğ ediyor. Elhamdülillâhi hâzâ min fadli Rabbî.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
İşte bu pür‑merak seyyahın, bu üçüncü menzilde müşâhede ettiği dört muazzam hakikatlerden aldığı envâr-ı îmâniyeye gayet kısa bir işâret olarak Birinci Makamın ikinci bâbında üçüncü menzilin hakikatlerine dair şöyle denilmiş:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ ف۪ي وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ، بِفَتْحِ الصُّوَرِ لِاَرْبَعِ مِائَةِ اَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِي الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلَا قُصُورٍ، بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَالْحَيَوَانِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلَا نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ الْاِدَارَةِ الْمُح۪يطَةِ لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ وَالْمُنْتَظَمَةِ بِلَا خَطَأٍ وَلَا نُقْصَانٍ
وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الرَّح۪يمِيَّةِ وَالْاِعَاشَةِ الشَّامِلَةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِق۪ينَ الْمُقَنَّنَةِ ف۪ي كُلِّ وَقْتِ الْحَاجَةِ بِلَاسَهْوٍ وَلَا نِسْيَانٍ جَلَّ جَلَالُ رَزَّاقِهَا الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَعَمَّ نَوَالُهُ وَشَمِلَ اِحْسَانُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
يَارَبِّ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ يَا اللّٰهُ يَارَحْمٰنُ يَارَح۪يمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ بِعَدَدِ جَم۪يعِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبَةِ تِلْكَ الْحُرُوفُ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ جَم۪يعِ عُمْرِنَا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا ف۪ي ذَرَّاتِ وُجُود۪ي ف۪ي مُدَّةِ حَيَات۪ي وَاغْفِرْ ل۪ي وَلِمَنْ يُع۪ينُن۪ي ف۪ي نَشْرِ رَسَائِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا وَلِاٰبَائِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَلِاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هٰذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ