Rumûz
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
İfâde
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misâlîlerle mübâhase daha hoşuma gidiyor. Çünkü munsıftırlar.
Garîbdir ki; Bir‑iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazen nisyan-ı mutlak basar. Âlem-i menâma girdikçe bir vuzûh geliyor, daha iyi görüyorum.
İşte iki gece âlem‑i mânâda iki suâle ma'rûz oldum.
Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.
İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmâm etmeden uyandım.
﷽
Birinci Suâl: İ'câz‑ı Kur'ân’ı îcâz ile beyân et!
Cevab: İ'câz‑ı Kur'ân, yedi menâbi'-i külliyeden tecellî ve yedi anâsırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden, nazmın cezâletinden, mânânın belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden tevellüd eden nakş‑ı acîbdir.
İkinci Unsur: Umûr‑u kevniyedeki gaybdan, hakàik-ı İlâhiye’deki gaybdan, mâzideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l-guyûbdur.
Üçüncü Menba': Lafzî cihetiyle; pek çok ve usûl‑ü Arabiyece sahîh, nazar-ı belâğatta müstahsen, hikmet-i teşrîiyeye münâsib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümûlünden.
Ve mânâ cihetiyle; meşârib‑i evliyâ, ezvâk-ı ârifîn, mezâhib-i sâlikîn, mesâlik-i fukahâ, turuk-u mütekellimîn ihâtasından.
Ve ahkâm cihetiyle; hakàik‑ı ahvâl, desâtir-i saâdet-i dâreyn, vesâil-i terbiye, revâbıt-ı hayat-ı ictimâiyenin istiâbından.
Ve ilmî cihetiyle; ulûm‑u kevniye, ulûm-u İlâhiye’ye istiğrakından.
Ve makàsıd cihetiyle; muvâzenet ve ıttırâd ve desâtir‑i fıtrata mutâbakatından neş'et eden câmiiyet-i hàrikulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece‑i fehim ve edebine; ve her asırdaki tabakàtın derece-i isti'dâd ve kàbiliyetine ifâza-i nur, her bir asra ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde ve her birisini irzâ etmekle hâsıl olan hàrikulâde tazeliğiyle ihâtasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbâr‑ı evvelîn ve âhirîn, hakàik-ı gayb ve şehâdet, serâir-i İlâhiye, revâbıt-ı kevniyeye dair hikâyâtıdır ki: Ne vâki, ne akıl ve mantık onu kabûl etmese de tekzîb edememiş. Kütüb-ü Sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilâfî yerlerde musahhihâne hikâyâtından neş'et eden ihbarât-ı sâdıkasıdır.
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din‑i İslâm’dır ki; Onun misline ne mâzi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn-ü hakîkiden hâsıl olan zevk-i i'câzdır ki, hadsen bilinir. Tâbirine lisân ve fikir kàsırdır.
Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; Taaddüd‑ü mesâlik ve ihtilâf-ı turuk matlûbdur?
Cevab: Evet matlûbdur. Hem zarûrîdir. Eğer hodgâmlıktan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa
اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ’yi sû‑i isti'mâl ederse, o vakit ihtilâf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düsturunu esâs tutsa, tekâmülde teâvün kanununu bilse, şerîatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilâf, imtizaca sebeb olur.
Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve'l‑hakk” dememeli. Veyâhut “Hüve'l-ahsen” demeli, “Hüve'l-hasen” dememeli.
Ey sâil‑i misâlî! Cevab-ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzâhı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.
İşte; şu anâsır‑ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezâletini beyân etmek için “İşârâtü'l-İ'câz” nâmındaki tefsirimi irâe ediyorum. Zîra bütün o tefsir ancak nazmın cezâletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.
İkinci Suâl ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.
Dedi ki: Bürhânınıza şekk‑i i'tirâz geldikçe; îmânınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke-i evhâm olan istidlâliyatla taharrî zarar vermez mi?
Elcevab: Eğer neticeyi – bürhân ile bağlı – onunla ikame ve isbât sûretiyle olsa; Ve tahakkuk‑u hakàika ayar tutmakla adem-i delilden adem-i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Hâlbuki, îmân incecik bir bürhâna yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinâd eder ki; o hads öyle menâbi'den kuvvet ve öyle maâdinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinâtın söndürülmesidir.
Birinci Menba': En azîm icmâ sırrını ve en vâsi' tevâtürün mânâsını tazammun eden milyonlar ehl‑i hakikatin ittifakıdır. Sırr-ı icmâ ve sırr-ı tevâtür noktasından tecellî eden bir hads-i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zîra, her bir muhakkìkın bir bürhânı var. Ve o bürhânın mâhiyeti teşhîs edilmese de vücûdu kat'iyyen ma'lûmdur.
Acaba dünyada hangi i'tirâz ve şübhe vardır ki; milyarlar huyût‑u berâhinden teşekkül etmiş şu Habl-i Metîni kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl-i tahkîkin her biri bir bürhân veya berâhin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhânları sarsılmaz bir bürhândır. Çünkü o bürhânları tanımasa da vücûdlarını bilir, hadsin zengin bir menba'ıdır.
İkinci Menba': Kâinâtın bütün şehâdâtıdır.
Üçüncü Menba': Vicdândaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.
İşte bu hads, bütün menâbi'i söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü o kubbe-i àliye yalnız bir direk üstünde kàim değildir.
Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbâtına çalışmak hatardır. Belki bu istidlâlât ve berâhinin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazen de takviye eder.
Tedkik iki çeşittir:
Biri: Gittikçeنُورٌ عَلٰى نُورٍtenevvür eder.
Diğeri: Gittikçe şübehâtın zulümâtına düşer.
Meselâ, bir tatlı suyun menba'ı var. O menba'dan binlerce cedâvil ve o cedvellerden şûbeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı eczâ‑i âher ile bulaşmış. İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakìnle tatlılığını anlamış, teşa'ubâtın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele, yâhut herhangi fer'a rast gelse, ednâ bir emâre tatlılığına dair ona kanâat verir. Tâ aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; îmânın kuvvet ve inkişafına yardım eder.
İkinci nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rast gelse, acılığına bir emâre görse şübheye düşer. Tatlılık için delil‑i kat'î arzu eder. Heyhât! Her yerde bürhân ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şübhe, emniyetsizlik tezâyüd eder.
Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Hâlbuki mahall‑i îmân olan kalb, hads ve ilhâm gibi isimlerle tâbir edilen bir hiss-i sâdise-i bâtına ile hakàika bakar ki; enbiyâda vahy o hisse göredir.
Nazar‑ı aklî kendi desâtiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakàika karşı kàsır olur, kavrayamadığından hakikat değil der, reddeder.
Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِHâlbuki kâfir müslümana galebe eder?
Elcevab: Sıfat‑ı Kelâmdan gelen evâmir-i teşrîiyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi; Sıfat-ı İrâdeden gelen evâmir-i tekvîniyeye karşı da tâat ve isyan vardır.
Evvelkide mükâfât ve mücâzât gâliben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir. Atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'y ve sebatın sevâbı, servet ve galebedir. Şu hâlde, kâfirin evâmir‑i tekvîniyeye karşı itâati, Müslümanın evâmir-i tekvîniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, her bir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyâhut galebesi ona istidrâcdır, Müslümana tathîrdir.
– Şu âlemin ihtilâli nedir?
– Sa'yin sermâye ile mücâdelesidir.
– Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
– Evet vücûb‑u zekât, hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i sulhiyedir. Şu ribâ taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet kasrı çökecektir.
– Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
– Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir‑i mutlak yalnız desâtir-i İslâmiyettir.
– Öyle ise iki cereyana da lânet!‥
– Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izâlesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir. Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyâde cünûndur. Zâten bir cinnet‑i müstevliye dünyaya dağılmıştır.
– Küfrün inşikakından ne görüyorsun?
– İttihâd‑ı İslâm.
– İttihâd‑ı İslâm nedir?
– İttihâd‑ı İslâm, şarktan garba, cenûbdan şimâle mümted bir meclis-i nurânîdir ki, el'ân üçyüz milyondan fazla efrâd bulunur ki; gafletlerinden nâşi' gayr-ı meş'ûr bir sûrete girmiş olan bir râbıta-i metîn ile birbiriyle merbûtturlar. Mîsâk-ı Ezeliye ile peymân ve yemînimiz olan îmân ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl-i tevhidiz, ittihâda memuruz. Şu cem'iyetin şûbeleri bütün mesâcid ve medâris ve tekâya ve zevâyâdır. Ve şu cem'iyetin reisi Resûl-i Ekrem’dir. (asm) Kanun-u esâsîsi Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’dır. Bütün efrâd mâbeynindeki râbıta-i nurâniyeyi şuûrî bir sûrette ihtizâza getirmekle, bütün o şûbelere ifâza-i nur etmek zamanı gelmiştir.
İşte kâbe‑i saâdetimiz olan ittihâd-ı münevver-i İslâm’ın Hacerü'l-Esved’i, Kâbe-i Mükerreme’dir… Ve dürret-i beyzâsı, Ravza-i Mutahhara’dır. Mekke-i Mükerreme’si, Cezîretü'l-Arab’dır. Medine-i Medeniyet-i Münevvere’si, Devlet-i Osmaniye’dir.
Bir zaman İslâmiyetin secâya, revâbıt, mehâsin‑i ahlâkına işâreten rumûz tarîkiyle şöyle demiştim:
Eğer şu Kâbe’nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdâne humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masûmâne tebessüm; cezâlet ve melahattan hâsıl olan rûhâni halâvet; aşk‑ı şebâbîden, şevk-i baharîden neş'et eden semâvî neş'e; hüzn-ü gurûbîden, ferâh-ı seherîden vücûda gelen melekûtî lezzet; hüsn-ü mücerredden, cemâl-i mücellâdan tecellî eden mukaddes zînet birbiriyle imtizaç edip ondan çıkan levn-i nurânî, o şark ve garbın kàb-ı kavseyni olan kâbe-i saâdetteki tâk-ı muallâsındaki kavs-i kuzehindeki elvân-ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsâlini göreceksin. Lâkin ittihâd, cehl ile olmaz. İttihâd, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, mârifetin şuâıyla olur.
Yüksekten Bakmak İsteyen Dessâs Bir Papaza Cevab
Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu hâlde; istifhâm‑ı istihfafiyle suâl ediyor ki;
Mezhebin nasıldır?
Buna cevab‑ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.
“Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!”
Ona değil, hakikat nâmına şudur:
Suâl: Din‑i Muhammed nedir?
Cevab: Kur'ân’dır.
Suâl: Fikir ve hayata ne verdi?
Cevab: Tevhid ve istikamet.
Suâl: Mezâhimin devâsı nedir?
Cevab: Hurmet‑i ribâ ve vücûb-u zekâttır.
Suâl: Şu zelzeleye ne der?
Cevab:
لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ … الخ‥
Mücâhid Bir Hayvan Mersiyesi
وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ
İşte o cünûddan bir gâzi, şehîd.
Nev'‑i hayvandaki meymûn, saîd.
Ey maymûn‑u meymûn! Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunanı da mecnûn eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Loyd George’u kudurttun, Venizelos’u geberttin!‥
Mîzan‑ı siyasette pek ağır oturdun ki;
Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!
Cennet’te saîdsin, çünkü gâzi hem şehîdsin!…
Mühim Bir Nokta
İslâm gaflet edip küstü. Hıristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine mal edip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müdhiş bir silâh imâl ediliyor. Bunun hak kısmına sâhib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hıristiyanlık İslâmiyet aleyhinde isti'mâl edecektir. Buna karşı dayanılmaz.
Cumhûr‑u avâma müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desâtire kudsiyet verecek iki muazzam rakìb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehàlet etmeye mecburdur.